Oz Shelach – “Mesire Yerleri: Paramparça Bir Roman” Üzerine: Alışkanlıklarımız Pekişsin
Şikâyet, Oz Shelach‘ın “Mesire Yerleri: Paramparça Bir Roman” kitabındaki öykülerden sadece biri:
“Rus mahallesindeki bir barın sahibi müşterilerinden geceleri içeri sızan seslerin içki içerken keyiflerini kaçırdığı konusunda şikâyetler alıyordu. Polise çok sayıda mektup göndermiş, huzursuz edici olduğunu söylediği bu seslerin sokağın karşı tarafındaki bu hapishaneden geldiğini, karakolun derinlerindeki -karakolun dört kimine göre altı kat altındaki- sorgu odalarından yukarı çıkıp sokak seviyesindeki barına kadar ulaştığını belirtmişti. Hatta derdini anlatabilmek için kalkıp karakolu bizzat ziyaret etti, ama sesler kesilmedi. Sonunda bar sahibinin daha sessiz saatlerde barında çalan müziğin sesini açmaktan başka çaresi kalmadı. İşitmesi zayıfladı.”
Shelach’ın “Kısa Bir Öykü” adlı diğer bir diğer öyküsündeki karakterlerinden, İbrani Üniversitesi’nde verdiği derslerde edebiyat eleştirileri de yapan Fransızca profesörü şöyle diyor: “Roman diye bir şey yok artık… Uzun, düzenli metinler 19. yüzyıl raflarına aitler. Bugün yalnızca kısa öyküler var.”
“Kudüs’te Tel Avivliler” de şöyle buyrun:
Bütün Kudüslüler yabancıların yüzlerinde endişeli, kaybolmuş ifadeler görmeye; genelde bir çiftin ya da daha kalabalık bir grubun, arabalarının penceresinden dışarıyı gözlerken “Buradan nasıl çıkabiliriz” diye sormasına alışıktır. Bu insanlar kendi neşeli, güvenli kentlerini özlerler; orada, sanki bir baloncuğun içindeymiş gibi aslında nerede olduklarını unutuabilirler, orada Ortodoks Yahudiler hadlerini bilir, Araplar boyun eğip restoranlarda bulaşık yıkarlar. Bütün arka sokaklarda, kıvrılarak giden daha geniş caddelerde ve kentimizin dağ yamaçlarını inanılmaz dik açılarla kesen, yakınlarda buldozerlerin açtığı ekspres yollarda rahat rahat yolunu bulabilen bizler, labirentte tutsak kalma duygusunun Kudüs’ün temeli olduğunu, hatta özü olduğunu biliriz. Bu yüzden de Tel Avivlileri daha daha içerilere, kentin bağrına doğru yönlendiririz.
Yazan ile okuyan arasında kurulan dinleme sürecinde “okuyan”ı Kudüs’te Tel Avivliler öyküsündeki Tel Avivlilere benzetebiliriz sanırım. Kudüs’e giden yol boyunca insanların geçmişin üzerine diktiği ağaçların görevlerini yerine getirip sırayı müteşebbis yatırımcıların alması gibi (Kudüs’e Giden Yol) Kudüs’teki Tel Avivliler‘de kentin içlerine ne kadar yol alsalarda anlık bir tekinsizlik veya mesirelik bir yeri gezip görmeleri gibi bir eksiklikle anlam kazanıyor sadece. Yörede patlayan bombalardan ailelerinden bir yakınının zarar görüp görmediğini öğrenmek ile yetinen ve sadece alışkanlık pekiştiren pratiklerle dolu bir coğrafyada yabancıların dinleme serüveni ya Bir Akşamüstü oluyor ya bir Alışkanlık ya da bir Şikâyet. Her ihtimalde “işitmemiz zayıflıyor” ve “alışkanlıklarımız pekişiyor”.
Galiba en iyisi “yazı yazmasının en gerçek ve en derin motivasyonu kadınları yatağa atmak olan Kudüslü orta karar bir gazetecinin bu dilin emperyalist güçlere hizmet etmek ve cinayete teşvik etmek için inşa edildiğini öne sürerek İbranice yazmayı bıraktıktan sonra bildiği bütün öteki dillerin de bu denli ya da daha beter kirlenmiş olduklarını öne sürerek yazı yazmayı tümden bırakması gibi zaman öldürmeye, İbranice deyişle zaman yakmaya vermek kendini.
