Recent Updates Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Selin Ozdemir 13:05 on 06 Jan 2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: bagg, böyg, bıyk, Ugg   

    sakal ve bıyığın düellosu 

    nedense bizim insanlarımızda her şeye bir etiket koyma merakı başgösterdi son yıllarda. her ne yaparsan, her ne söylersen, her ne giyersen veya yersen ”bir şey” oluyorsun. o sen, senlikten çıkıyor artık. senin gibi davranan, giyinen, gezen, gören, gördüğünü senin gibi yorumlayan yeni bir topluluğunun ferdi üyesi oluyorsun insanların gözünde. etiketleniyorsun. ŞAK. şimdi her şeyde olduğu gibi bunların da iyisi var kötüsü var. yerlisi var  yurtsuzu var. kimi insanlar bu sınıflandırma içerisine girmekten hoşnut, kimisi zaten bu sınıflara dahil olabilmek için bu şekilde davranıyor veya davranmaya çalışıyor, kimileri de hiç alakaları olmamasına rağmen sırf hoşuna gittiği, ne farkeder ha o ha bu dediği için bu sınırlar içindeki nesnelere gayri ihtiyari ilişiyor. işte yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık oluyor. ama öyle şeyler de var ki artık göz görmese bile gönül katlanamıyor. bu etiket canavarı nesnelerin listesi upuzundur sizin de bildiğiniz gibi. ama son birkaç aydır öyle bir şey var ki artık onlarsız bir genç kız figürü düşünülemez oldu. evet UGGly botlardan bahsediyorum. her türlüsünü yaptılar bu ayağına ayı geçirmiş görüntüsü veren botçukların. ki zaten piyasada satılanlarının %90’ı oricinal görünümlü sahte ürünlerdir. ilk aklıma gelen mesela ELLE mağazasıdır. burada satılanlar da oricinal çakmadır. bir de çakma çakmaları vardır bunların ki onlara girmeye gerek bile yok. uzun çenenin kısası giyilmesi belki hoş olabilecekken yine bizim ayağımıza düşerek ”ayağa düşmekten başka çaresi kalmayan” diğer ürünler arasında yerini almıştır. yurt dışında bu ve benzeri ürünler sıradan bir şekilde giyilirken, bizim ülkemizde manşetlere bile taşınabilen ve ”her eve lazım” figürlerden biri olmuştur yine, yeni ve yeniden. YAZIKTIR.

    bir arkadaşımın yine bir arkadaşının friendfeed’de paylaştığı linke yaptığı yorum sonrası gördüm bu haberi de. artık ne kadarı yalan ne kadarı doğru bilemiyorum ama haberden ziyade altındaki yorumların şaka mahiyetli yazıldığını hayal etmek istiyorum ben:

                                                                     OLMAZ OLSUN BÖYLE BOT

    Pamela AndersonSon dönemde yoğun olarak rağbet gören ve Ugg adıyla bilinen botların fok kürkünden yapıldığı anlaşıldı. Genç kızlar arasında oldukça popüler bir ayakkabı modeli olan ve satış rekorları kıran Ugg’lar masum Kanada Foklarının kutup şartlarında koruma sağlayan kalın kürklerinden üretiliyor. Avcılar her yıl fok sürülerinin konakladıkları yerleri tespit edip bu savunmasız canlılara buz kırıcı özelliği olan gemilerle yaklaşıyor. Kürklerin zarar görmemesi için zalim avcılar yavru fokları ellerindeki sopalarla başlarına vurarak öldürüyor.

     Önceki yıllarda fok derisinden üretilen botlara rağbet olmaması nedeniyle fok nüfusunda bir artış gözlenmişti. Bu sezon Ugg botların moda olması avcıları yine sevimli foklar için büyük bir tehdit haline getirdi. Katliam artarak devam ediyor. 1 çift Ugg bot üretmek için 4 yavru fok katlediliyor.

    Kutup dairesi doğal hayatı koruma derneği başkanı Samuel Greenpeas’in açıkladığı rakamlara göre Ugg botların sorumsuzca satın alınması Kanada Fokunun soyunun tükenmesine sebep olabilir. Çevre örgütlerinin yoğun kamuoyu oluşturma çabaları neticesinde bazı gelişmiş ülkelerde fok kürkünden üretilen Ugg satışı yasaklandı. Türkiyede son zamanda görülen Ugg bolluğunun avrupa ülkelerinde satış yapamayan üreticilerin herhangi bir yasal düzenleme yapmamış olan ülkelere yönelmesinden kaynaklandığı tahmin ediliyor.

    Yorumlar:

    Bu Kadar : Posted Kasım 18, 2009 at 8:52 PM

    bu kadar yalan olmaz, onların kuzuların tüylerinden yapıldığını herkes biliyor, bakın derisinden bile değil tüyünden, hani üstünde beyaz beyaz, kessen bile acı vermeyen şeyler. sizde haber sitesiyseniz yazık.

    yaşar gölgeli: Posted Kasım 18, 2009 at 8:53 PM

    ugg botlar kuzu derisi ve yününden imal edilmektedir. bir zahmet orijinal sitesine göz atsaydınız kolaylıkla bulabilecektiniz bu bilgiyi.

    Mahmut Canatan

    Posted Kasım 18, 2009 at 10:07 PM

    Ben bursa ayakkabıcılar çarşısında ayakkabıcılık yapan bir esnafım. Bu haberi okuduktan sonra artık ug bot satmamaya karar verdim. Zaten şüpheleniyordum, derisi kuzu derisine benzemiyor, imtasyon zannediyordum ama değilmiş. Yeni parti kolileri açtığımızda çürümüş balık kokusu geliyordu. Yalan diyen arkadaşlar bunu açıklasın bakalım.

    Bu Kadar

    Posted Kasım 18, 2009 at 11:36 PM

    senin botların yanında balıkta getirmişlerdir aynı gemi ile, ondandır merak etme, sirkeli su kaynat balık kokusu geçer.

    Şivan

    Posted Kasım 19, 2009 at 12:44 PM

    Mahmut bırak bu işleri.Bir kere sen ugg satamassın kardeşim. Satsan bile ancak çakmasını satarsın.Ugg botlarını satma hakkı sadece deriden firmasına ait. Diğerleri çakma. yeme bizi.

    Mahmut Canatan

    Posted Kasım 19, 2009 at 1:59 PM

    Nasıl satamam? Bal gibi de satıyordum, bu haberi görünce vazgeçtim. Elimdeki parti bitsin bir daha almıyorum. Savunmasız fokların vebali kalmasın üstümde. Ug giyen de giydiren de zalımdır benim gözümde. Allahtan korkun.

    anlayaman
    Posted Kasım 19, 2009 at 6:00 PM

    esas vahşet, tembel fokların okyanus yerine bembeyaz karlara/buzullara pislemesidir. yaşasın ugg, kahrolsun foklar!

    gamsız

    Posted Kasım 22, 2009 at 12:11 AM

    hayvanlar biz insanların ihtiyaçlarını karşılamak için varlar. tabi ki öldürüp etlerinden derilerinden faydalanacağız. vahşet değil bu. doğanın kanunu bu.

    peony

    Posted Kasım 23, 2009 at 7:13 PM

    ugg botların kuzu yününden yapıldğı herkesçe biliniyor.ayrıca bunu geçtim fok olsa ne yazar? şuana kadar giydiğimiz hangi ayakkabı hayvanlarn derilernden yda tüylernden yapılmıyo ki? yada kullandığımız çantanlar…
    bunlarn çoğunda yılan deriside kullanılıyo foklar sadece sevimli oldukları için mi onlara acımak lazım ozaman yılanlarn ne suçu var? sırf polemik yaratmak içn bu haberi koymşlar kesnlkle .ozaman vejeteryan da olalım yazık hayvanların boğazını kesiyolar biz de pişirip yiyoruz! peh …

    Veysel Şatıroğlu

    Posted Kasım 24, 2009 at 10:06 AM

    Evet fok hayvanları sevimli, ama bir düşünmek lazım acaba sevinmi oldukları için mi acıyoruz?
    Dikkatli okuyalım. Soyu tükeniyor deniyor, Sopa ile başlarına vurarak deniyor. Bunun sevimlilikle şirinlikle nealakası var. Yılan da olsa başına vurmamak lazım. Bu nedenle fok olsa ne yazar demeden önce bir düşünmek lazım. Yılan da olsa, fok da olsa o da bir can.

    Orçun Haraşo

    Posted Kasım 24, 2009 at 7:00 PM

    Sitenizde haberi gördükten sonra kız arkadaşımın ayağında botu görünce dellendim. Çıkaracaksın dedim. Dinlemedi, inat etti. Bende bak foklara böyle vuruyorlar, güzel miymiş diye sopayla vurdum da vurdum, ayağını kırdım. Sizin yüzünüzden ayrıldık. Pişmanın!! En son sövdürdünüz fokunuza. Bir de Mahmut abi sen de hala varsa o botlardan bir çift alıp kızın gönlünü alayım bari. Yoksa çiçek mi alsam??

    Aysu Demirkan

    Posted Kasım 26, 2009 at 1:46 AM

    Herkes çıldırmış, bence foklara çok yazık… Sizin kafanıza sopayla vurulup derinizden bot yapılsa hoşunuza gider mi? Ben bu haberi görünce ağladım ve fokları da çok seviyorum. Hatta yılanları da seviyorum onlarada yazık.

    angelica

    Posted Aralık 4, 2009 at 7:56 PM

    salak mısınız siz!! “ugg botların kuzu yününden yapıldğı herkesçe biliniyor.ayrıca bunu geçtim fok olsa ne yazar? şuana kadar giydiğimiz hangi ayakkabı hayvanlarn derilernden yda tüylernden yapılmıyo ki? yada kullandığımız çantanlar…
    bunlarn çoğunda yılan deriside kullanılıyo foklar sadece sevimli oldukları için mi onlara acımak lazım ozaman yılanlarn ne suçu var? sırf polemik yaratmak içn bu haberi koymşlar kesnlkle .ozaman vejeteryan da olalım yazık hayvanların boğazını kesiyolar biz de pişirip yiyoruz! peh …” bunu nasıl yazabildin sen ya! seni elime geçirip aynen o masum hayvanlara yaptıkları gibi bi güzzel derini soyup bot mu yapsam kendime diyorum.. canlı canlı derilerini soyuyolar o hayvanların haberiniz var mı!
    eğer bu haber doğruysa çok üzüldüm ben de almayı düşünüyordum vazgeçtim bu haberden sonra.
    kürk giyen ve bilerek bu ugg botlardan alanların da allah belasını versin başka bişey demiyorum!

    Bilge Deliceo

    Posted Aralık 4, 2009 at 11:42 PM

    Ugg giyen kesimin büyük kısmını dünyadan habersiz cahil gençlerin oluşturduğunu biliyordum fakat bu kadarını okuyunca ağzım açık kaldı. “Tembel” fokların deniz yerine bembeyaz karlara pislemesi seni çok rahatsız ediyorsa sen de pisleme lütfen. Sanki senin pisliğin başka bir yere gidiyor. Doğanın kanunu da soyu tükenen hayvanları bilinçsizce kafalarına vurarak avlamak değildir. Doğada güçsüz olan tükenir. Foklar güçsüz oldukları için mi yoksa Bağdat Caddesi’nde gençlerin iki tur atması için mi ölüyor? Zor bir soru değil.

    peony

    Posted Aralık 6, 2009 at 2:04 PM

    angelica,dha önce aldığın ayakkabılarn ne şekiller de yapıldığını biliyomusn? ugg botları biranda tam piyasa ürünü olduğu için bu haberler ortya çıkıyo bunun farkında değilmisiniz?ben bu ayakkabılara bayıldğmdan fln söylemiyorum bunları ama bukadar öne çıktığı ve pahalı olduğu içn bu habern yayımlandığından adım kadar eminim. ayrıca ugg giyenlern cahil kesim olduğunu biliyorum lafı da çok komik geldi bana ne alaka yani evet gösteriş yapmk içn bunu giyen gercekten bi kesim var ama genelgeçer bi yargı değil bu.öldürüş şekillerine tabi ki de ben de karşıyım ama insan dışında tüm varlıklar da insan için varsa buda doğanın adaletsizliği…

    R.T. Erdoğan

    Posted Aralık 10, 2009 at 6:44 PM

    CHP’den bazı arkadaşların medyayı manipüle ettileri, bu haberden sonra açık ve nettir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan arkadaşlarımızın yaprığı araştırmalar sonucu; bu kışlık botlar tamamen koyun tüyünden yapılmaktadır. Velev ki bunlar fok derisinden yapılıyor olsun, o zaman THK’ya kurban derisi neden bağışlıyorsunuz. Ayrıca da söylemek gerekirse bu kışlık ayakkabılar çok rahattır. Hatta Emine Hanım’a da aldık Küçükesat’taki pazardan, Hayrünisa Hanımefendi de istediler görünce.

    uggly

    Posted Ocak 3, 2010 at 7:24 PM

    nalet olsun ugglara! hırsımdan ayağımdan çıkardığım gibi attım hıncımı alamadım tükürdüm üstüne açık renkti zira.orçun haraşo, 37 numara, uyuyosa alabilirsin kardeşim.

     

     
  • Selin Ozdemir 16:19 on 05 Jan 2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: bakkalın kalbine giden yol yazar kasasından geçer, eti ailesi ne büyük bir aile, eti lezzet uygarlığıymış diye bir şey duydum   

    reklam kokan şeyler bunlar 

    eti’nin form ürünlerini sevmiyorum. bazıbazen yiyorum ama sevmiyorum. sevmem için bir sebep de bulamıyorum. öyle yiyorum. öylesine sindiriyorum. öylesine sindirmek ne garip. lifler var içinde. midemizde lifler çokçok olursa daha iyi sindiriyoruz mesela. lifler bir araya gelerek lifliflifliflif oluyorlar ve midemizde bir bayram havası oluyor. şişip inmesinden anlıyorum. siz anlamamış olabilirsiniz ama.. sonra eti’nin ürünlerine bakıyorum bir: içlerinde güzelleri var, çirkinleri var, tatlıları var, tuzluluları var. tatsız tuzsuzları da var. onlar bir aile ayırmak bana yakışmaz. sonra gidip alıyorum bazıbazen. yiyorum. yiyoruz. elmalı tarçınlı var mesela. karnımızı kandırıyoruz al sana elmalı kurabiye diye. ama o sandığımızdan akıllı ki diyor bize: sen öyle san küçük aptal! bunu ye sonra inanmadığım için gerçek elmalı kurabiye de yedircem sana. hah.hah.hah. ben duyuyorum. üzülüyorum bunları duyunca. karnımı mutlu edemiyorum demek ki bazenbazı. öylesine saçmalıyorum. öylesine yaptığım şeylerden biri daha işte. al. gerçekleri ye. kolay sindirmek için aralarına liflifliflif koy. vitamine bandır. kepek serpiştir üstüne. kalorilerini cımbızla ayıkla. proteinlerini pohpohla. sonra ye. karnını mutlu et. eti’yi mutlu et. bakkalı mutlu et. mutlu et, mutlu ol. mutluluğa can gelsin.

    haa: diyet yaptığımdan değil. ama mısır ve pirinç patlağı şeysi hakikaten güzel. bir de elmalı olan eti’nin değil, mavi-yeşil’in (ülker)miş.

     
  • Bore 13:48 on 27 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    neyse o’oldu 

    Adım adım kalabalık sokaklarda yürüdü. Çıldırırcasına konuşan beyni bu kez korkunç bir sessizlğe bürünmüştü. ağaca bakınca sadece bir ağaç, duvara bakınca sadece bir duvar görüyordu. duvar-duvar gibi, ağaçsa ağaç gibiydi artık.

     
  • Bore 19:35 on 24 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    boré 

    sana birşeyler yazacağımı söylediğimde bana inanmamıştın. yazdım ve çok güzel oldular. okuyorum, sonra tekrar. sıkılıyorum tekrar okuyorum, ağlıyorum okuyorum, seviniyorum okuyorum.. nefret ettikçe yazıyorum. okuyorum, sonra tekrar..

     
  • sulhisaygili 14:42 on 13 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    sen ne anlarsın? 

    (ha-ha!’nın devamıdır. ülkemizin yaşayan en anlaşılır insanı sulhi ve insanlar arasında geçen bir öykü-nmedir. sulhi, anlaşılmış olmaktan büyük yaralar almıştır. anlamış olmak ise yaralarını azıcık hafifletmiştir. sulhi kendine ‘durulma’ anlamında ‘sulh’ der. tanıdığı insanların isimlerini de kısaltarak ve benzeştirerek söyler. geçelim.)

    [zen girer, odadaki eşyaları selamlar, üzgün ve de insandır biraz. konuşacak evet]

    zen:”sen ne anlarsın sulhi? türkçe şarkılardan bir şey anlamazsın. bak ne diyor, ‘kurşuna gerek yok dizlerin var ya’. sen ne anlarsın sulhi bunlardan? ülkemizin erkeklerinin hissettirdiklerini sen hissettiremezsin sulhi, onlar gibi konuşamazsın, onlar gibi yanımda kasıla kasıla yürüyemezsin. onlar gibi kıskanamazsın sen! beni neden kıskanmadın sulhi? saçlarımı düzleştirdiğimde bile kıskanmadın sen. oysa kıskansaydın, yani beni, bir çok şey daha güzel olabilirdi. ülkemizin erkekleri kıskanır sulhi, neden sürekli aramadın beni? bir ‘boş konuşmayı’ benden neden esirgedin? bunları bayağılık, bireyciliğe ihanet olarak gördüğünü söyledin. oysa sana ne kadar ihtiyacım vardı, yani beni övmene, beni gökyüzüne çıkarmana ne kadar ihtiyacım vardı sulh. ben de ülkemizin diğer kadınları gibi, çok şımartılmak istiyordum, ben de istenmek istiyordum. çok üzdün beni, her şeyi vazıh bir şekilde yaptığından üzdün beni. sonra da ‘neden olmuyormuş’ diyorsun. sence neden olmuyordu? ne eksikti farkettin mi? ‘biz’ eksiktik. eşya eksikti, arkadaşlarımız eksikti. beni neden arkadaşlarınla tanıştırmadın? en sevdiğin kitaplarla beni neden tanıştırmadın? en sevdiğin ülkeyle?”. sulhi: “itiraz ediyorum. seni herkesle tanıştırdım. onlara seni anlatmadığımdan, sen onlar tarafından bilinmediğinden -broşür vermeliydim onlara senin hakkında-, seninle tanıştıklarında seni önemsemediler. oysa şöyle demeliydim: ‘süper bir insandır. çok sevimli, çok cana yakın, çok çok bir insandır’. demedim. istedim ki sen onlara kendini beğendir, ben sıkılıyorum biliyorsun tanıştırılmaktan, tanıştırmaktan.” zen:”geçiyorum sulhi. senle tartışmalarımızın sonu bir yere bağlanmıyor. sonunda sen benimle beraber haklı çıkıyorsun. bir kere de sen haklı çıkma, benimle beraber. ikimizin de haksız olduğu bir konu bul tartışalım. bu bireyciliğinle beraber, herkesin herkes tarafından haklı bulunduğu ‘HAKLILAR TOPLANTISI’ndan sıkılıyordum. görmüyordun, mantığını geri itmiyordun hiç. mantıksızlıktır asil olan, saçmalıklardır insanı bir arada tutan. ben, yani senin olan ben, -benim başka benlerim de var, anneme ait olan ben, fakülteye ait ben, arkadaşlarıma ait ben-, senin bu mantığından nefret ettim. bu kadar anlaşılır olmamalıydın. azıcık gizem, azıcık saçmalık, azıcık muhtaçlık, azıcık zayıflık, azıcık azıcıklık istedim senden. karşımda öyle düzgün kenarlı çokgenler gibi, düzenli, derli toplu, anlaşılır, göze çarpmayacak bir şekilde, simetrik durmamalıydın.” meyra: “demek hiç değişmemiş. yedisinde neyse yetmişinde de o olacak. işte (h)atalarımız yine haklı çıktı. atalarımız sulhi’yi korurcasına haklı çıkıyor.” zen: “sözümü kesme meyra. seninle bir fikir alışverişi içine girmeyeceğim, söz konusu sulhi olduğunda.” sulhi: “ben ‘sen ne anlarsın?’ tartışmalarında geri itildiğim için bu kadar anlaşılır olmaya çalıştım. ben de anladığımı belirtmek istedim. şeffaflaştım, özür dilerim. olduğum gibi davrandım özür dilerim. davranma hemen! daha fazla özür dileyecek değilim, kendime acındıracak bir şekilde özür dilemeyeceğim. ha-ha! ben her şeyden anlıyordum, mesela ülkemiz kadınlarını anlıyordum. anlaşılır olmayanlar, batılı kadınlardı. ülkemiz kadınları gayet anlaşılırdı zen, meyra. sizleri anladım, anlamadığımı nerden çıkardınız? sizler, yani artık ‘sulh’suz kalmışlar’ kendinizi anlaşılmaz olarak boşuna ileri sürmeyin. ben anladım sizi. yani ben, karadan yürüttüğüm gemilerle, üsküdar’a kadar uçmalarımla, dağları delerek, ha-ha!, -telmih sanatını hep iyi kullanırım-, anladım sizleri. sizler tembelsiniz! tenbel? türkçemiz kadar tembel bir dilsiniz, sizlerden yeni sözcükler üretmek o kadar zor ki, azıcık mutlu olduğunuzda tartıları kırıyorsunuz: evet sizler mutluyken çok şişmanlıyordunuz. tembeller niçin anlaşılmaz biliyor musunuz? ha-ha! çünkü hiçbir şey yapmazlar. bizler bir şey yaptığımızda da tembellere yaranamayız, ‘anlamıyorum’ deriz. yaranamamak ne büyük sorundur? insanlıktan çıkarsın, erkeklikten çıkarsın, kadınlıktan çıkarsın. ilan verirsin: erkeklikten yeni çıkmış birinci sınıf temiz dul! ha-ha! yine çok eğleniyorum zen, meyra çok eğleniyorum. sizleri anladığımdan çok eğleniyorum.” meyrazen: “seni batı hayranı pis yaratık!”

    sulhi bu geriye doğru okunduğunda, çok anlaşılır olan meselelerden sıkılır-dı. ‘şimdi’ anlaşılmamalıydı ona göre. sulhi: “itiraz ediyorum, beni yanlış tanıtıyorsun. şimdi anlaşılır olmaktan uzaktır diye ‘UCU AÇIK YORUM’ yaparım ben.” baş üstüne. şimdi’yi sorgulayanlar elbet bir gün belalarını bulacaktı. şu an yapılanın bizi mutlu mu, mutsuz mu ettiği, iyi mi kötü mü olduğu tartışılmamalıydı. ‘şimdi’ bir tartışma konusu olmamalıydı. [kaynakça: hayat, cilt I, Hayat Güzeloğlu] sulhi, çocukluğundan beri… sulhi: çocukluğuma dokunmayın lütfen. bunu yapmanıza yeni roman teknikleri, psikolojizm izin verir ama ben izin vermem. çocukluğuma dokunduğunuz an bozuşuruz. tamam yemedik malını! sulhi çok konuşkan bir insan olarak bilinirdi. bilindiğine göre, bilenlerden örnek vermeliyiz. örnek: annesi, kız kardeşi, sıra arkadaşı miro vb. öykümüzde ‘bilinirdi’ gibi ifadelerle sulhiyi bir anda yüceltmeyeceğiz, örnekler vereceğiz ki gerçek bir kişilik olduğu bilinsin. bildiniz mi? sulhi: ne gerek var bunlara. neyle mücadele veriyorsun sen? öykü tekniğiyle mi dalga geçiyorsun? insanların ‘bilinirdi’ gibi bir ifadeyi hemen yediğini mi açık mı ediyorsun? insanlar, yani bizi izleyenler tartıları kıracak kadar çok yerler! ha-ha!

    zen: “bu yazar senin akraban mı sulhi? hep senden bahsediyor. mesela benim güzel gülümsememden, çocukluğumdan, annemden yediğim fırçalardan hiç bahsetmiyor. çok üzülüyorum burda.” sulhi: “ben öykünün kahramanı seçilmişim. ha-ha! zaten hep zavallıları, delileri, anlaşılmış olanları, zenginleri baş karakter yaparlar. zeni severdim.” meyra: “benden bir hayalet gibi bahsediliyor. arada bir lafa giriyorum. lafa arada bir girdiğim için de kafa karışıklığına sebep oluyorum. ha-ha! ağlıyacağım, bana ‘DİPNOTLARI YAZAN KADIN’ muamelesi yapılıyor. dayanamayacağım. sulhi’yi okumak için ben joker olmamalıydım.” susar mısınız biraz ulan karakterler? şurda aklı başında bir hikaye yazmaya çalışıyoruz.

    sulhi bak kim geldi? o geldi. ha-ha! şimdi onu anlatarak, senin mükemmel ve sarsılmaz kişiliğini acındıracak hale getireceğim. bu da öykü tekniği: aşırı güçlü karakterlerin perdesini indir! YÜCE O : sulhi’nin tek sevdiceği. ondan kaçarken ona tutulmuştur. ona karşı bilinemezci bir bağlılığı vardır. takıntısı haline gelmiştir. çok sever onu (YÜCE O’yu çok basit ve gerçek cümlelerle anlatıyoruz, çünkü YÜCE O hakkında bir şey bilmiyoruz, çünkü sulhi ibnesi bir şey anlatmadı, anlat sulhi.)
    sulhi: “onu m.s 2000’den beri çok seviyorum. -geçen bir yerde ‘çok’ sevmeği eleştirdim, biliyorum- saçları çok güzeldir, yüzü çok güzel, ellerine iyice dikkat kesilirseniz, ellerini tutmak isteyebilirsiniz. ama bunu bana yapmayın! ben ona bir isim verdim, ona hissettiklerime bir isim verdim, ne zaman onun ismini duysam hissettiklerimin adını duymuş olurum. YÜCE O’nun ismi bu yüzden çok önemlidir. o ismi sahip olan başkalarını bile bir süre yadsırız, ben yadsırım, O’nu çağrıştıran ama O olmayan birine dayanamıyorum. sinirleniyorum. yani ben O’nu böyle seviyorum. ha-ha!”. zen: “ne bayağı bir anlatım. ha-ha! işte siz felsecilerin, romancıların tıkandığı nokta burası. hisleri anlatmakta pek iyi değilsiniz. oysa biz kadınlar, hislerimizi çok iyi anlatırız.” meyra: “zen biz de bazen anlatamıyoruz, biliyorsun. BİZ KADINLAR’ı bu kadar güçlü göstermenin anlamı yok, sulhi için bir anlamı yok. o bizi çok iyi anlıyor, ha-ha!”. sulhi: “demek ki iki kadın farklı şeyler söyleyerek aynı kavganın ortağı olabiliyorlar, hedef ortaksa, düşman açıksa, birleşiniz BİZ KADINLAR. HA-HA!”. zen: “ha-ha!ların büyüdüğü bakıyorum!” sulhi: “ağzım açık kalmış. ha-ha!”.

    (zen uyur, meyra bilinmeyen bir arkadaşını ziyarete gider, sulhi kitaplarına gömülür)

    yazarın notu: oh yes.

     
    • septimus 18:59 on 22 Ara 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      sulhiciğim hürmetsiz, yazını çok beğendim. fakat çok uzun olduğu için okuyamadım.

      içeriğinde bana dair nahoş göndermeler var mı? varsa en kısa zamanda belireceğim, kabusun olacağım. yoksa hiç şeyapmayayım. eğer varsa, bana buradan haber verirsen çok sevinirim. cevabını ivedilikle bekliyorum. teşekkür ederim.

  • Selin Ozdemir 10:35 on 11 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    unutmak ya da unutmamak! işte bütün mesele bu.. 

    hiç sanmıyorum. ama olabilir de.

    Korkunç anılar gömülecek

    ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminde kötü anıların silinebilmesi büyük ilgi çekmişti. Bilimciler şimdi bunun gerçek olabileceğini söylüyor

     LONDRA – Korku dolu kötü anılar artık silinebilecek. Yıllardır bilimkurgu filmlerine ve kitaplarına konu olan bu umut gerçeğe dönüyor, üstelik ilaçsız.
    ABD’nin New York Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, insanların kötü ve korkulu tecrübelerinden kısa bir süre sonra yaşadıklarını hatırlamak zorunda bırakıldığında, kötü anılarının iyi olarak ‘yeniden yazılabileceğini’ ortaya koydu. Gelişme akla Türkçe’ye ‘Sil Baştan’ olarak çevrilen ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filmini akla getirdi.
    New York Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, deneklere korkunç görüntülerle dolu renkli kartlar gösterirken aynı zamanda elektroşok uyguladı. Bu uygulama iki gün sürdü ve ikinci günkü uygulamadan 10 dakika sonra, deneklere kartlar bu kez elektroşok verilmeden yeniden gösterildi. Ancak deneklerin bu kez kartları görünce korkuya kapılmadığı gözlemlendi.

     
  • sulhisaygili 17:31 on 10 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    ha-ha! 

    meyra: “devrim de böyle yapmıştı”. zen: “ahmet de böyle yapmıştı”. sulhi: “meyra ve zen de böyle yapamadı”. ha-ha! merhaba sulhi, nasıl gitmiyor? seni ne güzel insanileştirdim. ülkemizden biri oldun, deltada alüvyon kadar ezberlendin. meyra olsa ne derdi? “slipknot ile dalga geçme, insanların zevkleri ile dalga geçilmez”. meyra katı kurallarıyla, zen de karışan aklıyla sağa sola saldırarak var oldular. sulhi, neden insanileşmek? meyra’nın sesiyle cevap verelim: “sevgi ve saygı olmazsa, yürütülemeyen şeyler yürütülmemeye bırakılır”. zen’in sorularıyla soralım: “benimle ne sorunun var? ben senin bildiğin, bilmek istemediğin… benimle ne alıp veremediğin var? neden böyle yapıyorsun?”. zenperest sulhi şimdi defterin kenarına çizdiğin kuru kafaların hesabını ver bakalım. diğerlerini de hatırlıyor musun? elfi? d-dem’i? esracılık akımını? sulhi neden hatırlamıyorsun pürüzsüz bacakları? meyra bir ülke sorunuydu. hatırlıyorum. meyra, üst-orta sınıftan gelirdi, her gün ordan gelirdi; benim yanımda, sulh’un yanında, ağzına yapışan küçük hesapları anlatırdı. küçük, yani hesaplar: efendim neden filan öyle konuşmuş da, neden filan öyle davranmış, filan yerine anne koy, baba koy, arkadaş koy, otobüs şöförü koy, dandanakan savaşını koy. sulh’un yerine adet sancısı koy bakalım oluyor mu? olmuyor meyra. her sesli harften sonra sessizlik meyra, sana mektuplarımda böyle cinlikler yaptığım için özür dilerim. imza: sulhi. zen sana da, mektup yazamayacak kadar üşendiğim için, ay pardon. anlamazdın zen, senin içine insan kaçmıştı bir kere, vitrin kaçmıştı, fönlü saç kaçmıştı, ne tesadüf bir kitap, bir ince zevk, bir hobi kaçmamıştı. nasıl oldu sen, yani zen, kara deliğince yutulmadın? meyra’nın sesiyle: “sulh nasıl oldu da insanları birarada, yani kelimenin bitişik yazıldığı gibi birarada tutmamak için çalıştın, sen nasıl sulh’sun?” zen’in sesiyle: “meyra uyumadı mı daha? yoksa uykusunda mı sayıklıyor? o uyumazsa, ben de uyumam. sabaha kadar konuşurum. bak, sabaha kadar konuşurum, yani tam olarak böyle”. sulhi’nin adam sesiyle: “ayol inkarlar üzerime geliyor, iftiralar üzerime geliyor. bunalabilirim belki. ama dur, ama saygı duy! ayol ne terbiyesizim ben kendi sesimle. ama saygı duy sulhi, yoksa sevgi olmaz”. meyra: “sulhi sen bir sapıksın”. zen: “meyra ile aynı görüşteyim fakat burdaki kelime oyununu gördüm ve artırıyorum!” şimdi, meyrazenperestler toplansın. evet, neden pekliyorsunuz? pekiyi. zen bir azınlık sorunudur. hakkını aramak için hakkından vazgeçer. hakkında: zen orta boylu, nispeten güzel, güzel bir gülümsemesi olan, biraz saf, safi ayağına yatan, ayağına yatılması gerekendir. önsöz: açıp okumadım ama sonunda zen kaçıyordu, ben de zenleri kaçırıyordum. yani ben. ithafen: gelecekte bir yere.

    zen’in gelecekteki geçmiş zaman kipli sesi: “ben benim bildiğim kızlardan değilim, ha-ha!, sulhileştim iyi mi? filhakika -cümleleri süslemeyi de ondan öğrendim- siz erkekler, toplamda bir sulh bir de sulhi’hihi edersiniz. ay yine oldu. oysa uyarmıştı sulhi, ben endemik bir vakayım, insanların ağızlarında konaklarım, ne zaman ciddi bir şey konuşulsa cıvıtırım. utandırırım onları. ahmet çok yanlış bir insandır mesela, sulhi böyle lakayt bir şekilde ahmet’i görmezden gelebilmişti. ahmet’i rakip olarak görmedi kendine. ağzımın içindesin sulhi, seni insanlara, ay yoruldum galiba, onun gibi uzun konuşamıyorum. o da eksik kalsın”. meyra: “sulh gittiğinde sulhi gerçek yüzünü döker, sen de öylece kalırsın; sulhi ile bir antlaşma imzalamak için, barışmayı teklif etmek için ‘neden meyra olmak?’ sorusuna cevap vermek gerekir. vermediğin sürece, sulh’u da sulhi’yi de göremezsin bir daha. zen sana diyorum, bu arada ben meyra, sulhi’nin sinapslarında karşılaşmamız ne tesadüf! bir tesadüf daha yarebbim! güzel bir insansın zen, boşuna bu zenperest peşinden gelmemiş. sen çağırmadın değil mi, yoksa gelmez, öyle de insandır”. zen’in sinapsta sıkışıp klostrofobisi başlayınca: “ay bilmiyor musun sulhi, ben asansöre binemem, sen istersen bin. ben kendim çıkarım. ama sana da surat yapabilirim. surat yapmak: kaş göz çizmek sulhi. öğren bunları, sevişirken soracağım. meyra teşekkür ederim, yaşıyorum, sen?”. bu sinapslar da amma sıkışık! adım atacak yer yok, ay iğne atsan yere düşmez mi demeliydim? -ne bileyim ben-

    sanırım zamanımı böyle… nasıl böyle? kendimle de mi konuşurken sorular soruyorum artık? kesme sözümü kendim. ha-ha! n’aber kızlar? sizler orada, yani sinapslarda ne yapıyorsunuz? oh kaynaşmışsınız, sizin gibi konuşkan, canayakın insanlardan da bu beklenirdi -hep de cana yakın kızları seviyorum, tabii-. dedikodu yapsanıza. tabii, sulhi hakkında konuşmak için önce sulhiyi ağzınızdan yere tükürmeniz gerekiyor. tükürülsün sulhi. tükürüldüm efendim. yalasınlar şimdi. ha-ha! anlamadık ama herhalde komiktir değil mi meyra? senin adın neden meyra? ya senin ki neden zen? bir üçüncüsü daha var, onun da adı yok iyi mi? diğerlerini göremedik, onlar gitmiş. biz neden bu kadar çok kalmışız burada? numune olarak bulunduruyordur sulhi! o bizim üzerimizden ülkemizin kız profilini belirliyordur, ay yapar bu deli! bizi burda bundan dolayı tutuyor, bak gör; hakkımızda neler söyleyecek, neler yazacak kimbilir. haklarında: meyra 1 yıl sonra, zen 4 ay sonra iyi halden dolayı serbest bırakıldı. meyra dışarda fazla kalamadı, geri döndü. içerde fazla kalamadı, gitti. zen, gidişini gitmemek olarak yorumladı; o da sulhileşmek hastalığını yaymamak için tedavi görmeyi kabul etti. üçüncüyü çok merak ediyorum ben meyra, sakladığına göre vardır bir bildiği. dediği gibi: “en iyiyi ararken, en iyinin iyisi de karşımıza çıkabilir, o halde kötülerden başlayalım, en iyiye inanmayalım”. sonra devam ederdi söyleyiş benzerliğinden yararlanarak: “en-ayi miyiz biz? yani biz zen, yani biz meyra?” sence sulhi gerçek bir erkek midir? gerçekti evet. meyra peki sen onun ikinci göz ağrısı olarak -ilki kimdi ki?- birincisinden çektiklerini, yani onun ‘birincisi’nden çektiklerini düzeltmeye nasıl katlandın? hiç “siz kadınlar” dedi mi? sulhi’nin notu: dedim şimdi arada kaynamasın. meyra: “ben onu konuşurken buldum, bir insan konuşuyorsa dedim, çok şey yaşamamıştır, bıraktığımda da konuşuyordu, bir şey yaşamamşız demek ki. ha-ha! nasılım sulhi, sana benzedim mi iyicene?”

    üçünsücü: “diğerlerini bilmem de ben çok önemliyim ya. sulhi’nin gerçeğiymişim, öyle dedi. öyle demek istemiş de olabilir. bana ‘seks dışında kölelik yoktur’ dedi. aşk oyunlarına ara verelim dedi. ara verdik. ara: 10 dakika sürüyor, 10 dakika sonra kadına kaldığımız yerden devam ediyoruz. sulhi oraya buraya not yazmasana ya!!! neyse, beni çok seviyormuş. ‘çok’ dediğime bakmayın, o böyle şeylere kızar, derecelendirme sıfatlarını sıfatsızlıkla suçlar. çok: az olmayan. bana, yani benim benliğime notlar yapıştırır, bana kaldığı yerden devam eder. öyle ki saçlarımın arasında sıkıştı bir kere, saçlarımdan dudaklarıma ulaşmak için -önce saçlarımı sevdi- (çok) dellendi. sonra dudaklarımdan ağzıma girdi. yanlış bir şey söylemedim. yanlış bir şey söylemedi: evet. şimdi onun ağzıyla konuşuyorum, ha-ha!, ben sevilmesi gerekenmişim, diğerleri’nden bağımsızmışım, mızmız ve azıcık inatçıymışım. kitap okuduğum için takdir edilmesi gerekenmişim. kitap: okunduğu anda unutulması gereken. beni şey diye tanımlıyor: yol. ona göre yollar hiç bitmezmiş. ne bayağı bu adam ya? immortal’ım dese ya bana? black rose immortal’ım dese ya, ha-ha! bana yol diyor, yola koyulmak gerek diyor. nereye diye soruyorum, biraz safım kabul, ‘sana’ diyor. meyra n’aber? zen?”

    yazarın notu: devam edebilir.

     
  • Selin Ozdemir 10:20 on 10 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    beyin harika bir organ; sabah kalktığınızda çalışmaya başlıyor ve ofise gidinceye kadar da durmuyor! 

    şimdi şöyle bir şey var: bu aralar ve genellikle hep etrafımda olan yaşıtım mazlum insanlara bakıyorum da herkes mi hayatının gitmeyen gidişatından dolayı mutsuzdur. hadi mutsuz olmak göreceli bir replik ama kimse yediği haltlardan memnun değil. herkesin aklı fikri yiyemediği haltlarda ki halt dediğin şey hangi malzemelerden ve nasıl yapılıyor bilemiyorum. öğrenince bugün ne öyrendim defterime yazayım. ama konumuz bu değil. konumuz tabağımızda bir konumuz olmaması. hepimiz çeşitli soytarılıklara konu mankeniyiz ama naçizane kafalarımızı uçan balona çeviren hayaller! ah onlar! bilimum deliklerimizden fışkırmaya başladı. çünkü gerçekleştirmek adına yapılan herhangi bir fiil yok. garip bir durum yani. şimdi biz yirmili yaşlarda, çok şükür eli yüzü düzgün, insan yerine konulabilir, elinden her iş gelir tipleriz -reklamlar- ama yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu kesin. bir kere, işsiz olanlar durmakla o kadar meşguller ki iş bulmaya vakitleri yok. hadi öğle molalarında biraz vakitleri oluyor diyelim ama o sırada da can çekmiyor sanırım. bir de işli olanlar var ama onlar da işsiz olmamak için işliler. yani ayıya dayı diyorlar. dayıya dayı demiyorlar tabi böyle bir durumda ki dayıya ayıp olmasın. dayı ayıyla bir kefeye konduğunu düşünüp ayılaşmasın. laf. böyle saçma sapan şeyler söz konusu. şimdi mutluluğu bu senaryonun hangi paragrafına koyayım ben? etrafta bu kadar bırakmak, gitmek, düşünmemek, sorgulamamak, hesabetmemek, yol gitmek, gidilen yollardan gelmeyi sonraya bırakmak, okumak, içmek, seyretmek, dinlemek, duymak, konuşmak, koklamak, dokunmak, yaşamak isteği var iken; çalışmak, çalışmak, çalışmak, mutsuzluk satın almak, öğle yemeğine çıkmak, iyrenç radyo frekansları dinlemek, çalışmak, işten çıkmak, eve gitmek, yemek yemek, uyumak, kalkmak, işe gitmek, çalışmak, çalışmak, bu şekilde gerçekleşmeyecek hayaller kurmak, hayallerin ardından el sallamak, günlerin geçmesini izlemek, geçen günlerin kulağından tutmak, bağırmak, çalışmak, çalışmak işlerini kim niye yapmak istesin ki? işimiz mi yok. hayret bir şey.

     
  • sulhisaygili 19:16 on 07 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    bahçeli sahaf’ın dondurucu bakışları 

    -bu maket bıcağı. bu zımpara. bu da uhu. bunlarla ikinci el kitapları elden geçiriyorum. istersen göstereyim (bakayım abi). zımparayla kitabı tıraşlıyoruz. evet. gördüğün gibi sayfa kenarları düzeldi (oha olaya bak). bu maket bıçağıyla da kitabın cildinde oluşan hasarları iyice belirliyoruz. mesela azıcık açılıyor, kitabın kapağı ucundan açılıyor. orayı azıcık daha maket bıçağı ile açıyoruz. uhu. evet uhuyla orayı, uhuyu taşırmadan, yedirerek yapıştırıyoruz. al sana birinci el gibi görünen, ikinci el kitap. fiyatı da 15 lira. bazıları o kadar iğrenç kullanıyor ki kitabı düzeltemiyorsun (ben de öyle kullanıyorum, söylesem mi?).
    -bir şeyler yapamaz mısınız?
    -bu kitabın orjinali 25-30 lira.
    -26 lira, %20 indirimle 21 liraya falan alınabiliyor.
    -heh bak, olmaz yani. zaten günde 10-15 tane satılan kitap değil, bulduğuna şükretmelisin (kime?).
    -yani olmaz diyorsun.
    -olmaz demiyorum, izah ediyorum (yaraladın beni hain!)
    -alıyorum, felsefe kitapları var mı?
    -aşağıda ayrı bir reyon var, bakabilirsin (reyon mu? praktiker’deki gibi yani, yüzü tıraşlı orta yaşlı abilerin alış-veriş arabasıyla gezindiği yer. söylesem mi bunu da? hahaha).
    -tamam ben bunu alıyorum, onlara da sonra bakarım.
    -al bu da ayraç, üzerinde adresimiz falan var. telefon numaramız da var. istediğin bir şey olursa ararsın (beraber takılalım mı? sakalın olmasa takılırdık neden olmasın?)
    -iyi günler.

     
  • tantunigirl 18:44 on 06 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: fantasy, fantezi, , götüne kavanoz sokan adamın hala oğlusu, makat, manisada götüne şişe sokan adamın damadı, Mersin, Soda şişeli fantezi eziyete dönüştü, , , Tarsus, Tarsus 70. Yıl Devlet Hastanesi   

    Soda şişeli fantezi eziyete dönüştü 06.12.09 

    Gülmekten gebermeme az kaldı. Gözlerimden yaş geldi gelicek bu haberi okuduğum andan beri. Nedir bizim bu milletimizin soda şişesi ile alıp veremediği yahu ? lol😀

    Uzatmadan hemen haberimizi verelim ;

    Fanteziler zaman zaman başa bela olabiliyor. Tıpkı Tarsus’ta yaşayan 37 yaşındaki M.B. ve 32 yaşındaki eşi A.B’nin yaşadıkları talihsiz olay gibi…

    Her şey M.B’nin, cinsel ilişkiye girdiği eşinden balkondaki boş soda şişelerinden birini getirip makatına sokmasını istemesiyle başladı. Bunun üzerine A.B. eşinin isteğini kıramadı ve balkondan getirdiği 16 cm’lik soda şişesini kocasının makatına soktu. İşte o an fantezi, eziyete dönüştü. Çünkü soda şişesi M.B’nin makatında sıkıştı ve eşi A.B. şişeyi bir türlü çıkaramadı. Bu durum A.B’ye fenalaşan eşi M.B’yi hastaneye kaldırmaktan başka çare bırakmadı…

    AMELİYATSIZ ÇIKARILAMADI

    M.B. ilk olarak Tarsus 70. Yıl Devlet Hastanesi acil servisine, burada yapılan ilk müdahalenin ardından da Tarsus Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Ancak yapılan incelemelerde makatındaki şişenin içerde oldukça ilerlediği ve yalnızca operasyonla çıkarılabileceği anlaşıldı.

    ARKADAŞLARI ÇİÇEK GÖNDERDİ

    Ameliyata alınan M.B, yapılan operasyonla soda şişesinden kurtuldu. Hastanede tedavi altına alınan M.B’ye arkadaşları çiçek gönderdi.

    Şimdi burda sevgili M.B ve A.B ye seslenelim. Len ruh hastaları sokacak başka bi zikim kalmadı mı da soda şişesine yöneldiniz? o değil de 32 yaşındakinin hatun oLduğunu var sayarsak şişeyi içeri alan yine bir erkek… Bu erkek milletinin hali git gide içler acısı bir hal almaya başladı çok üzgünüm…

    Bu arada çiçek gönderenlerin geçmiş olsun kartlarına ne yazdıklarını merak etmedim de değil ehuehue😀 çiçek yerine bu çiftimize bir kaç sex toy falan hediye etselermiş daha makbule geçermiş bence ama ne diyelim işte…

    ehueu üstelik tarsustalarmış, yoksa karışanlar ekibi adına ben de elime bir dildo adşlsda ya da bir buket çiçek alıp geçmiş olsun dileklerimi iletmeye mi gitsem hı ? =P aisdşaidşa

    Çiftimize geçmiş olsun diyor, şişelerden uzak durmalarını temenni ediyoruz😛

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç