sen ne anlarsın?

(ha-ha!’nın devamıdır. ülkemizin yaşayan en anlaşılır insanı sulhi ve insanlar arasında geçen bir öykü-nmedir. sulhi, anlaşılmış olmaktan büyük yaralar almıştır. anlamış olmak ise yaralarını azıcık hafifletmiştir. sulhi kendine ‘durulma’ anlamında ‘sulh’ der. tanıdığı insanların isimlerini de kısaltarak ve benzeştirerek söyler. geçelim.)

[zen girer, odadaki eşyaları selamlar, üzgün ve de insandır biraz. konuşacak evet]

zen:”sen ne anlarsın sulhi? türkçe şarkılardan bir şey anlamazsın. bak ne diyor, ‘kurşuna gerek yok dizlerin var ya’. sen ne anlarsın sulhi bunlardan? ülkemizin erkeklerinin hissettirdiklerini sen hissettiremezsin sulhi, onlar gibi konuşamazsın, onlar gibi yanımda kasıla kasıla yürüyemezsin. onlar gibi kıskanamazsın sen! beni neden kıskanmadın sulhi? saçlarımı düzleştirdiğimde bile kıskanmadın sen. oysa kıskansaydın, yani beni, bir çok şey daha güzel olabilirdi. ülkemizin erkekleri kıskanır sulhi, neden sürekli aramadın beni? bir ‘boş konuşmayı’ benden neden esirgedin? bunları bayağılık, bireyciliğe ihanet olarak gördüğünü söyledin. oysa sana ne kadar ihtiyacım vardı, yani beni övmene, beni gökyüzüne çıkarmana ne kadar ihtiyacım vardı sulh. ben de ülkemizin diğer kadınları gibi, çok şımartılmak istiyordum, ben de istenmek istiyordum. çok üzdün beni, her şeyi vazıh bir şekilde yaptığından üzdün beni. sonra da ‘neden olmuyormuş’ diyorsun. sence neden olmuyordu? ne eksikti farkettin mi? ‘biz’ eksiktik. eşya eksikti, arkadaşlarımız eksikti. beni neden arkadaşlarınla tanıştırmadın? en sevdiğin kitaplarla beni neden tanıştırmadın? en sevdiğin ülkeyle?”. sulhi: “itiraz ediyorum. seni herkesle tanıştırdım. onlara seni anlatmadığımdan, sen onlar tarafından bilinmediğinden -broşür vermeliydim onlara senin hakkında-, seninle tanıştıklarında seni önemsemediler. oysa şöyle demeliydim: ‘süper bir insandır. çok sevimli, çok cana yakın, çok çok bir insandır’. demedim. istedim ki sen onlara kendini beğendir, ben sıkılıyorum biliyorsun tanıştırılmaktan, tanıştırmaktan.” zen:”geçiyorum sulhi. senle tartışmalarımızın sonu bir yere bağlanmıyor. sonunda sen benimle beraber haklı çıkıyorsun. bir kere de sen haklı çıkma, benimle beraber. ikimizin de haksız olduğu bir konu bul tartışalım. bu bireyciliğinle beraber, herkesin herkes tarafından haklı bulunduğu ‘HAKLILAR TOPLANTISI’ndan sıkılıyordum. görmüyordun, mantığını geri itmiyordun hiç. mantıksızlıktır asil olan, saçmalıklardır insanı bir arada tutan. ben, yani senin olan ben, -benim başka benlerim de var, anneme ait olan ben, fakülteye ait ben, arkadaşlarıma ait ben-, senin bu mantığından nefret ettim. bu kadar anlaşılır olmamalıydın. azıcık gizem, azıcık saçmalık, azıcık muhtaçlık, azıcık zayıflık, azıcık azıcıklık istedim senden. karşımda öyle düzgün kenarlı çokgenler gibi, düzenli, derli toplu, anlaşılır, göze çarpmayacak bir şekilde, simetrik durmamalıydın.” meyra: “demek hiç değişmemiş. yedisinde neyse yetmişinde de o olacak. işte (h)atalarımız yine haklı çıktı. atalarımız sulhi’yi korurcasına haklı çıkıyor.” zen: “sözümü kesme meyra. seninle bir fikir alışverişi içine girmeyeceğim, söz konusu sulhi olduğunda.” sulhi: “ben ‘sen ne anlarsın?’ tartışmalarında geri itildiğim için bu kadar anlaşılır olmaya çalıştım. ben de anladığımı belirtmek istedim. şeffaflaştım, özür dilerim. olduğum gibi davrandım özür dilerim. davranma hemen! daha fazla özür dileyecek değilim, kendime acındıracak bir şekilde özür dilemeyeceğim. ha-ha! ben her şeyden anlıyordum, mesela ülkemiz kadınlarını anlıyordum. anlaşılır olmayanlar, batılı kadınlardı. ülkemiz kadınları gayet anlaşılırdı zen, meyra. sizleri anladım, anlamadığımı nerden çıkardınız? sizler, yani artık ‘sulh’suz kalmışlar’ kendinizi anlaşılmaz olarak boşuna ileri sürmeyin. ben anladım sizi. yani ben, karadan yürüttüğüm gemilerle, üsküdar’a kadar uçmalarımla, dağları delerek, ha-ha!, -telmih sanatını hep iyi kullanırım-, anladım sizleri. sizler tembelsiniz! tenbel? türkçemiz kadar tembel bir dilsiniz, sizlerden yeni sözcükler üretmek o kadar zor ki, azıcık mutlu olduğunuzda tartıları kırıyorsunuz: evet sizler mutluyken çok şişmanlıyordunuz. tembeller niçin anlaşılmaz biliyor musunuz? ha-ha! çünkü hiçbir şey yapmazlar. bizler bir şey yaptığımızda da tembellere yaranamayız, ‘anlamıyorum’ deriz. yaranamamak ne büyük sorundur? insanlıktan çıkarsın, erkeklikten çıkarsın, kadınlıktan çıkarsın. ilan verirsin: erkeklikten yeni çıkmış birinci sınıf temiz dul! ha-ha! yine çok eğleniyorum zen, meyra çok eğleniyorum. sizleri anladığımdan çok eğleniyorum.” meyrazen: “seni batı hayranı pis yaratık!”

sulhi bu geriye doğru okunduğunda, çok anlaşılır olan meselelerden sıkılır-dı. ‘şimdi’ anlaşılmamalıydı ona göre. sulhi: “itiraz ediyorum, beni yanlış tanıtıyorsun. şimdi anlaşılır olmaktan uzaktır diye ‘UCU AÇIK YORUM’ yaparım ben.” baş üstüne. şimdi’yi sorgulayanlar elbet bir gün belalarını bulacaktı. şu an yapılanın bizi mutlu mu, mutsuz mu ettiği, iyi mi kötü mü olduğu tartışılmamalıydı. ‘şimdi’ bir tartışma konusu olmamalıydı. [kaynakça: hayat, cilt I, Hayat Güzeloğlu] sulhi, çocukluğundan beri… sulhi: çocukluğuma dokunmayın lütfen. bunu yapmanıza yeni roman teknikleri, psikolojizm izin verir ama ben izin vermem. çocukluğuma dokunduğunuz an bozuşuruz. tamam yemedik malını! sulhi çok konuşkan bir insan olarak bilinirdi. bilindiğine göre, bilenlerden örnek vermeliyiz. örnek: annesi, kız kardeşi, sıra arkadaşı miro vb. öykümüzde ‘bilinirdi’ gibi ifadelerle sulhiyi bir anda yüceltmeyeceğiz, örnekler vereceğiz ki gerçek bir kişilik olduğu bilinsin. bildiniz mi? sulhi: ne gerek var bunlara. neyle mücadele veriyorsun sen? öykü tekniğiyle mi dalga geçiyorsun? insanların ‘bilinirdi’ gibi bir ifadeyi hemen yediğini mi açık mı ediyorsun? insanlar, yani bizi izleyenler tartıları kıracak kadar çok yerler! ha-ha!

zen: “bu yazar senin akraban mı sulhi? hep senden bahsediyor. mesela benim güzel gülümsememden, çocukluğumdan, annemden yediğim fırçalardan hiç bahsetmiyor. çok üzülüyorum burda.” sulhi: “ben öykünün kahramanı seçilmişim. ha-ha! zaten hep zavallıları, delileri, anlaşılmış olanları, zenginleri baş karakter yaparlar. zeni severdim.” meyra: “benden bir hayalet gibi bahsediliyor. arada bir lafa giriyorum. lafa arada bir girdiğim için de kafa karışıklığına sebep oluyorum. ha-ha! ağlıyacağım, bana ‘DİPNOTLARI YAZAN KADIN’ muamelesi yapılıyor. dayanamayacağım. sulhi’yi okumak için ben joker olmamalıydım.” susar mısınız biraz ulan karakterler? şurda aklı başında bir hikaye yazmaya çalışıyoruz.

sulhi bak kim geldi? o geldi. ha-ha! şimdi onu anlatarak, senin mükemmel ve sarsılmaz kişiliğini acındıracak hale getireceğim. bu da öykü tekniği: aşırı güçlü karakterlerin perdesini indir! YÜCE O : sulhi’nin tek sevdiceği. ondan kaçarken ona tutulmuştur. ona karşı bilinemezci bir bağlılığı vardır. takıntısı haline gelmiştir. çok sever onu (YÜCE O’yu çok basit ve gerçek cümlelerle anlatıyoruz, çünkü YÜCE O hakkında bir şey bilmiyoruz, çünkü sulhi ibnesi bir şey anlatmadı, anlat sulhi.)
sulhi: “onu m.s 2000’den beri çok seviyorum. -geçen bir yerde ‘çok’ sevmeği eleştirdim, biliyorum- saçları çok güzeldir, yüzü çok güzel, ellerine iyice dikkat kesilirseniz, ellerini tutmak isteyebilirsiniz. ama bunu bana yapmayın! ben ona bir isim verdim, ona hissettiklerime bir isim verdim, ne zaman onun ismini duysam hissettiklerimin adını duymuş olurum. YÜCE O’nun ismi bu yüzden çok önemlidir. o ismi sahip olan başkalarını bile bir süre yadsırız, ben yadsırım, O’nu çağrıştıran ama O olmayan birine dayanamıyorum. sinirleniyorum. yani ben O’nu böyle seviyorum. ha-ha!”. zen: “ne bayağı bir anlatım. ha-ha! işte siz felsecilerin, romancıların tıkandığı nokta burası. hisleri anlatmakta pek iyi değilsiniz. oysa biz kadınlar, hislerimizi çok iyi anlatırız.” meyra: “zen biz de bazen anlatamıyoruz, biliyorsun. BİZ KADINLAR’ı bu kadar güçlü göstermenin anlamı yok, sulhi için bir anlamı yok. o bizi çok iyi anlıyor, ha-ha!”. sulhi: “demek ki iki kadın farklı şeyler söyleyerek aynı kavganın ortağı olabiliyorlar, hedef ortaksa, düşman açıksa, birleşiniz BİZ KADINLAR. HA-HA!”. zen: “ha-ha!ların büyüdüğü bakıyorum!” sulhi: “ağzım açık kalmış. ha-ha!”.

(zen uyur, meyra bilinmeyen bir arkadaşını ziyarete gider, sulhi kitaplarına gömülür)

yazarın notu: oh yes.