Updates from sulhisaygili Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • sulhisaygili 14:42 on 13 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    sen ne anlarsın? 

    (ha-ha!’nın devamıdır. ülkemizin yaşayan en anlaşılır insanı sulhi ve insanlar arasında geçen bir öykü-nmedir. sulhi, anlaşılmış olmaktan büyük yaralar almıştır. anlamış olmak ise yaralarını azıcık hafifletmiştir. sulhi kendine ‘durulma’ anlamında ‘sulh’ der. tanıdığı insanların isimlerini de kısaltarak ve benzeştirerek söyler. geçelim.)

    [zen girer, odadaki eşyaları selamlar, üzgün ve de insandır biraz. konuşacak evet]

    zen:”sen ne anlarsın sulhi? türkçe şarkılardan bir şey anlamazsın. bak ne diyor, ‘kurşuna gerek yok dizlerin var ya’. sen ne anlarsın sulhi bunlardan? ülkemizin erkeklerinin hissettirdiklerini sen hissettiremezsin sulhi, onlar gibi konuşamazsın, onlar gibi yanımda kasıla kasıla yürüyemezsin. onlar gibi kıskanamazsın sen! beni neden kıskanmadın sulhi? saçlarımı düzleştirdiğimde bile kıskanmadın sen. oysa kıskansaydın, yani beni, bir çok şey daha güzel olabilirdi. ülkemizin erkekleri kıskanır sulhi, neden sürekli aramadın beni? bir ‘boş konuşmayı’ benden neden esirgedin? bunları bayağılık, bireyciliğe ihanet olarak gördüğünü söyledin. oysa sana ne kadar ihtiyacım vardı, yani beni övmene, beni gökyüzüne çıkarmana ne kadar ihtiyacım vardı sulh. ben de ülkemizin diğer kadınları gibi, çok şımartılmak istiyordum, ben de istenmek istiyordum. çok üzdün beni, her şeyi vazıh bir şekilde yaptığından üzdün beni. sonra da ‘neden olmuyormuş’ diyorsun. sence neden olmuyordu? ne eksikti farkettin mi? ‘biz’ eksiktik. eşya eksikti, arkadaşlarımız eksikti. beni neden arkadaşlarınla tanıştırmadın? en sevdiğin kitaplarla beni neden tanıştırmadın? en sevdiğin ülkeyle?”. sulhi: “itiraz ediyorum. seni herkesle tanıştırdım. onlara seni anlatmadığımdan, sen onlar tarafından bilinmediğinden -broşür vermeliydim onlara senin hakkında-, seninle tanıştıklarında seni önemsemediler. oysa şöyle demeliydim: ‘süper bir insandır. çok sevimli, çok cana yakın, çok çok bir insandır’. demedim. istedim ki sen onlara kendini beğendir, ben sıkılıyorum biliyorsun tanıştırılmaktan, tanıştırmaktan.” zen:”geçiyorum sulhi. senle tartışmalarımızın sonu bir yere bağlanmıyor. sonunda sen benimle beraber haklı çıkıyorsun. bir kere de sen haklı çıkma, benimle beraber. ikimizin de haksız olduğu bir konu bul tartışalım. bu bireyciliğinle beraber, herkesin herkes tarafından haklı bulunduğu ‘HAKLILAR TOPLANTISI’ndan sıkılıyordum. görmüyordun, mantığını geri itmiyordun hiç. mantıksızlıktır asil olan, saçmalıklardır insanı bir arada tutan. ben, yani senin olan ben, -benim başka benlerim de var, anneme ait olan ben, fakülteye ait ben, arkadaşlarıma ait ben-, senin bu mantığından nefret ettim. bu kadar anlaşılır olmamalıydın. azıcık gizem, azıcık saçmalık, azıcık muhtaçlık, azıcık zayıflık, azıcık azıcıklık istedim senden. karşımda öyle düzgün kenarlı çokgenler gibi, düzenli, derli toplu, anlaşılır, göze çarpmayacak bir şekilde, simetrik durmamalıydın.” meyra: “demek hiç değişmemiş. yedisinde neyse yetmişinde de o olacak. işte (h)atalarımız yine haklı çıktı. atalarımız sulhi’yi korurcasına haklı çıkıyor.” zen: “sözümü kesme meyra. seninle bir fikir alışverişi içine girmeyeceğim, söz konusu sulhi olduğunda.” sulhi: “ben ‘sen ne anlarsın?’ tartışmalarında geri itildiğim için bu kadar anlaşılır olmaya çalıştım. ben de anladığımı belirtmek istedim. şeffaflaştım, özür dilerim. olduğum gibi davrandım özür dilerim. davranma hemen! daha fazla özür dileyecek değilim, kendime acındıracak bir şekilde özür dilemeyeceğim. ha-ha! ben her şeyden anlıyordum, mesela ülkemiz kadınlarını anlıyordum. anlaşılır olmayanlar, batılı kadınlardı. ülkemiz kadınları gayet anlaşılırdı zen, meyra. sizleri anladım, anlamadığımı nerden çıkardınız? sizler, yani artık ‘sulh’suz kalmışlar’ kendinizi anlaşılmaz olarak boşuna ileri sürmeyin. ben anladım sizi. yani ben, karadan yürüttüğüm gemilerle, üsküdar’a kadar uçmalarımla, dağları delerek, ha-ha!, -telmih sanatını hep iyi kullanırım-, anladım sizleri. sizler tembelsiniz! tenbel? türkçemiz kadar tembel bir dilsiniz, sizlerden yeni sözcükler üretmek o kadar zor ki, azıcık mutlu olduğunuzda tartıları kırıyorsunuz: evet sizler mutluyken çok şişmanlıyordunuz. tembeller niçin anlaşılmaz biliyor musunuz? ha-ha! çünkü hiçbir şey yapmazlar. bizler bir şey yaptığımızda da tembellere yaranamayız, ‘anlamıyorum’ deriz. yaranamamak ne büyük sorundur? insanlıktan çıkarsın, erkeklikten çıkarsın, kadınlıktan çıkarsın. ilan verirsin: erkeklikten yeni çıkmış birinci sınıf temiz dul! ha-ha! yine çok eğleniyorum zen, meyra çok eğleniyorum. sizleri anladığımdan çok eğleniyorum.” meyrazen: “seni batı hayranı pis yaratık!”

    sulhi bu geriye doğru okunduğunda, çok anlaşılır olan meselelerden sıkılır-dı. ‘şimdi’ anlaşılmamalıydı ona göre. sulhi: “itiraz ediyorum, beni yanlış tanıtıyorsun. şimdi anlaşılır olmaktan uzaktır diye ‘UCU AÇIK YORUM’ yaparım ben.” baş üstüne. şimdi’yi sorgulayanlar elbet bir gün belalarını bulacaktı. şu an yapılanın bizi mutlu mu, mutsuz mu ettiği, iyi mi kötü mü olduğu tartışılmamalıydı. ‘şimdi’ bir tartışma konusu olmamalıydı. [kaynakça: hayat, cilt I, Hayat Güzeloğlu] sulhi, çocukluğundan beri… sulhi: çocukluğuma dokunmayın lütfen. bunu yapmanıza yeni roman teknikleri, psikolojizm izin verir ama ben izin vermem. çocukluğuma dokunduğunuz an bozuşuruz. tamam yemedik malını! sulhi çok konuşkan bir insan olarak bilinirdi. bilindiğine göre, bilenlerden örnek vermeliyiz. örnek: annesi, kız kardeşi, sıra arkadaşı miro vb. öykümüzde ‘bilinirdi’ gibi ifadelerle sulhiyi bir anda yüceltmeyeceğiz, örnekler vereceğiz ki gerçek bir kişilik olduğu bilinsin. bildiniz mi? sulhi: ne gerek var bunlara. neyle mücadele veriyorsun sen? öykü tekniğiyle mi dalga geçiyorsun? insanların ‘bilinirdi’ gibi bir ifadeyi hemen yediğini mi açık mı ediyorsun? insanlar, yani bizi izleyenler tartıları kıracak kadar çok yerler! ha-ha!

    zen: “bu yazar senin akraban mı sulhi? hep senden bahsediyor. mesela benim güzel gülümsememden, çocukluğumdan, annemden yediğim fırçalardan hiç bahsetmiyor. çok üzülüyorum burda.” sulhi: “ben öykünün kahramanı seçilmişim. ha-ha! zaten hep zavallıları, delileri, anlaşılmış olanları, zenginleri baş karakter yaparlar. zeni severdim.” meyra: “benden bir hayalet gibi bahsediliyor. arada bir lafa giriyorum. lafa arada bir girdiğim için de kafa karışıklığına sebep oluyorum. ha-ha! ağlıyacağım, bana ‘DİPNOTLARI YAZAN KADIN’ muamelesi yapılıyor. dayanamayacağım. sulhi’yi okumak için ben joker olmamalıydım.” susar mısınız biraz ulan karakterler? şurda aklı başında bir hikaye yazmaya çalışıyoruz.

    sulhi bak kim geldi? o geldi. ha-ha! şimdi onu anlatarak, senin mükemmel ve sarsılmaz kişiliğini acındıracak hale getireceğim. bu da öykü tekniği: aşırı güçlü karakterlerin perdesini indir! YÜCE O : sulhi’nin tek sevdiceği. ondan kaçarken ona tutulmuştur. ona karşı bilinemezci bir bağlılığı vardır. takıntısı haline gelmiştir. çok sever onu (YÜCE O’yu çok basit ve gerçek cümlelerle anlatıyoruz, çünkü YÜCE O hakkında bir şey bilmiyoruz, çünkü sulhi ibnesi bir şey anlatmadı, anlat sulhi.)
    sulhi: “onu m.s 2000’den beri çok seviyorum. -geçen bir yerde ‘çok’ sevmeği eleştirdim, biliyorum- saçları çok güzeldir, yüzü çok güzel, ellerine iyice dikkat kesilirseniz, ellerini tutmak isteyebilirsiniz. ama bunu bana yapmayın! ben ona bir isim verdim, ona hissettiklerime bir isim verdim, ne zaman onun ismini duysam hissettiklerimin adını duymuş olurum. YÜCE O’nun ismi bu yüzden çok önemlidir. o ismi sahip olan başkalarını bile bir süre yadsırız, ben yadsırım, O’nu çağrıştıran ama O olmayan birine dayanamıyorum. sinirleniyorum. yani ben O’nu böyle seviyorum. ha-ha!”. zen: “ne bayağı bir anlatım. ha-ha! işte siz felsecilerin, romancıların tıkandığı nokta burası. hisleri anlatmakta pek iyi değilsiniz. oysa biz kadınlar, hislerimizi çok iyi anlatırız.” meyra: “zen biz de bazen anlatamıyoruz, biliyorsun. BİZ KADINLAR’ı bu kadar güçlü göstermenin anlamı yok, sulhi için bir anlamı yok. o bizi çok iyi anlıyor, ha-ha!”. sulhi: “demek ki iki kadın farklı şeyler söyleyerek aynı kavganın ortağı olabiliyorlar, hedef ortaksa, düşman açıksa, birleşiniz BİZ KADINLAR. HA-HA!”. zen: “ha-ha!ların büyüdüğü bakıyorum!” sulhi: “ağzım açık kalmış. ha-ha!”.

    (zen uyur, meyra bilinmeyen bir arkadaşını ziyarete gider, sulhi kitaplarına gömülür)

    yazarın notu: oh yes.

    Reklamlar
     
    • septimus 18:59 on 22 Ara 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      sulhiciğim hürmetsiz, yazını çok beğendim. fakat çok uzun olduğu için okuyamadım.

      içeriğinde bana dair nahoş göndermeler var mı? varsa en kısa zamanda belireceğim, kabusun olacağım. yoksa hiç şeyapmayayım. eğer varsa, bana buradan haber verirsen çok sevinirim. cevabını ivedilikle bekliyorum. teşekkür ederim.

  • sulhisaygili 17:31 on 10 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    ha-ha! 

    meyra: “devrim de böyle yapmıştı”. zen: “ahmet de böyle yapmıştı”. sulhi: “meyra ve zen de böyle yapamadı”. ha-ha! merhaba sulhi, nasıl gitmiyor? seni ne güzel insanileştirdim. ülkemizden biri oldun, deltada alüvyon kadar ezberlendin. meyra olsa ne derdi? “slipknot ile dalga geçme, insanların zevkleri ile dalga geçilmez”. meyra katı kurallarıyla, zen de karışan aklıyla sağa sola saldırarak var oldular. sulhi, neden insanileşmek? meyra’nın sesiyle cevap verelim: “sevgi ve saygı olmazsa, yürütülemeyen şeyler yürütülmemeye bırakılır”. zen’in sorularıyla soralım: “benimle ne sorunun var? ben senin bildiğin, bilmek istemediğin… benimle ne alıp veremediğin var? neden böyle yapıyorsun?”. zenperest sulhi şimdi defterin kenarına çizdiğin kuru kafaların hesabını ver bakalım. diğerlerini de hatırlıyor musun? elfi? d-dem’i? esracılık akımını? sulhi neden hatırlamıyorsun pürüzsüz bacakları? meyra bir ülke sorunuydu. hatırlıyorum. meyra, üst-orta sınıftan gelirdi, her gün ordan gelirdi; benim yanımda, sulh’un yanında, ağzına yapışan küçük hesapları anlatırdı. küçük, yani hesaplar: efendim neden filan öyle konuşmuş da, neden filan öyle davranmış, filan yerine anne koy, baba koy, arkadaş koy, otobüs şöförü koy, dandanakan savaşını koy. sulh’un yerine adet sancısı koy bakalım oluyor mu? olmuyor meyra. her sesli harften sonra sessizlik meyra, sana mektuplarımda böyle cinlikler yaptığım için özür dilerim. imza: sulhi. zen sana da, mektup yazamayacak kadar üşendiğim için, ay pardon. anlamazdın zen, senin içine insan kaçmıştı bir kere, vitrin kaçmıştı, fönlü saç kaçmıştı, ne tesadüf bir kitap, bir ince zevk, bir hobi kaçmamıştı. nasıl oldu sen, yani zen, kara deliğince yutulmadın? meyra’nın sesiyle: “sulh nasıl oldu da insanları birarada, yani kelimenin bitişik yazıldığı gibi birarada tutmamak için çalıştın, sen nasıl sulh’sun?” zen’in sesiyle: “meyra uyumadı mı daha? yoksa uykusunda mı sayıklıyor? o uyumazsa, ben de uyumam. sabaha kadar konuşurum. bak, sabaha kadar konuşurum, yani tam olarak böyle”. sulhi’nin adam sesiyle: “ayol inkarlar üzerime geliyor, iftiralar üzerime geliyor. bunalabilirim belki. ama dur, ama saygı duy! ayol ne terbiyesizim ben kendi sesimle. ama saygı duy sulhi, yoksa sevgi olmaz”. meyra: “sulhi sen bir sapıksın”. zen: “meyra ile aynı görüşteyim fakat burdaki kelime oyununu gördüm ve artırıyorum!” şimdi, meyrazenperestler toplansın. evet, neden pekliyorsunuz? pekiyi. zen bir azınlık sorunudur. hakkını aramak için hakkından vazgeçer. hakkında: zen orta boylu, nispeten güzel, güzel bir gülümsemesi olan, biraz saf, safi ayağına yatan, ayağına yatılması gerekendir. önsöz: açıp okumadım ama sonunda zen kaçıyordu, ben de zenleri kaçırıyordum. yani ben. ithafen: gelecekte bir yere.

    zen’in gelecekteki geçmiş zaman kipli sesi: “ben benim bildiğim kızlardan değilim, ha-ha!, sulhileştim iyi mi? filhakika -cümleleri süslemeyi de ondan öğrendim- siz erkekler, toplamda bir sulh bir de sulhi’hihi edersiniz. ay yine oldu. oysa uyarmıştı sulhi, ben endemik bir vakayım, insanların ağızlarında konaklarım, ne zaman ciddi bir şey konuşulsa cıvıtırım. utandırırım onları. ahmet çok yanlış bir insandır mesela, sulhi böyle lakayt bir şekilde ahmet’i görmezden gelebilmişti. ahmet’i rakip olarak görmedi kendine. ağzımın içindesin sulhi, seni insanlara, ay yoruldum galiba, onun gibi uzun konuşamıyorum. o da eksik kalsın”. meyra: “sulh gittiğinde sulhi gerçek yüzünü döker, sen de öylece kalırsın; sulhi ile bir antlaşma imzalamak için, barışmayı teklif etmek için ‘neden meyra olmak?’ sorusuna cevap vermek gerekir. vermediğin sürece, sulh’u da sulhi’yi de göremezsin bir daha. zen sana diyorum, bu arada ben meyra, sulhi’nin sinapslarında karşılaşmamız ne tesadüf! bir tesadüf daha yarebbim! güzel bir insansın zen, boşuna bu zenperest peşinden gelmemiş. sen çağırmadın değil mi, yoksa gelmez, öyle de insandır”. zen’in sinapsta sıkışıp klostrofobisi başlayınca: “ay bilmiyor musun sulhi, ben asansöre binemem, sen istersen bin. ben kendim çıkarım. ama sana da surat yapabilirim. surat yapmak: kaş göz çizmek sulhi. öğren bunları, sevişirken soracağım. meyra teşekkür ederim, yaşıyorum, sen?”. bu sinapslar da amma sıkışık! adım atacak yer yok, ay iğne atsan yere düşmez mi demeliydim? -ne bileyim ben-

    sanırım zamanımı böyle… nasıl böyle? kendimle de mi konuşurken sorular soruyorum artık? kesme sözümü kendim. ha-ha! n’aber kızlar? sizler orada, yani sinapslarda ne yapıyorsunuz? oh kaynaşmışsınız, sizin gibi konuşkan, canayakın insanlardan da bu beklenirdi -hep de cana yakın kızları seviyorum, tabii-. dedikodu yapsanıza. tabii, sulhi hakkında konuşmak için önce sulhiyi ağzınızdan yere tükürmeniz gerekiyor. tükürülsün sulhi. tükürüldüm efendim. yalasınlar şimdi. ha-ha! anlamadık ama herhalde komiktir değil mi meyra? senin adın neden meyra? ya senin ki neden zen? bir üçüncüsü daha var, onun da adı yok iyi mi? diğerlerini göremedik, onlar gitmiş. biz neden bu kadar çok kalmışız burada? numune olarak bulunduruyordur sulhi! o bizim üzerimizden ülkemizin kız profilini belirliyordur, ay yapar bu deli! bizi burda bundan dolayı tutuyor, bak gör; hakkımızda neler söyleyecek, neler yazacak kimbilir. haklarında: meyra 1 yıl sonra, zen 4 ay sonra iyi halden dolayı serbest bırakıldı. meyra dışarda fazla kalamadı, geri döndü. içerde fazla kalamadı, gitti. zen, gidişini gitmemek olarak yorumladı; o da sulhileşmek hastalığını yaymamak için tedavi görmeyi kabul etti. üçüncüyü çok merak ediyorum ben meyra, sakladığına göre vardır bir bildiği. dediği gibi: “en iyiyi ararken, en iyinin iyisi de karşımıza çıkabilir, o halde kötülerden başlayalım, en iyiye inanmayalım”. sonra devam ederdi söyleyiş benzerliğinden yararlanarak: “en-ayi miyiz biz? yani biz zen, yani biz meyra?” sence sulhi gerçek bir erkek midir? gerçekti evet. meyra peki sen onun ikinci göz ağrısı olarak -ilki kimdi ki?- birincisinden çektiklerini, yani onun ‘birincisi’nden çektiklerini düzeltmeye nasıl katlandın? hiç “siz kadınlar” dedi mi? sulhi’nin notu: dedim şimdi arada kaynamasın. meyra: “ben onu konuşurken buldum, bir insan konuşuyorsa dedim, çok şey yaşamamıştır, bıraktığımda da konuşuyordu, bir şey yaşamamşız demek ki. ha-ha! nasılım sulhi, sana benzedim mi iyicene?”

    üçünsücü: “diğerlerini bilmem de ben çok önemliyim ya. sulhi’nin gerçeğiymişim, öyle dedi. öyle demek istemiş de olabilir. bana ‘seks dışında kölelik yoktur’ dedi. aşk oyunlarına ara verelim dedi. ara verdik. ara: 10 dakika sürüyor, 10 dakika sonra kadına kaldığımız yerden devam ediyoruz. sulhi oraya buraya not yazmasana ya!!! neyse, beni çok seviyormuş. ‘çok’ dediğime bakmayın, o böyle şeylere kızar, derecelendirme sıfatlarını sıfatsızlıkla suçlar. çok: az olmayan. bana, yani benim benliğime notlar yapıştırır, bana kaldığı yerden devam eder. öyle ki saçlarımın arasında sıkıştı bir kere, saçlarımdan dudaklarıma ulaşmak için -önce saçlarımı sevdi- (çok) dellendi. sonra dudaklarımdan ağzıma girdi. yanlış bir şey söylemedim. yanlış bir şey söylemedi: evet. şimdi onun ağzıyla konuşuyorum, ha-ha!, ben sevilmesi gerekenmişim, diğerleri’nden bağımsızmışım, mızmız ve azıcık inatçıymışım. kitap okuduğum için takdir edilmesi gerekenmişim. kitap: okunduğu anda unutulması gereken. beni şey diye tanımlıyor: yol. ona göre yollar hiç bitmezmiş. ne bayağı bu adam ya? immortal’ım dese ya bana? black rose immortal’ım dese ya, ha-ha! bana yol diyor, yola koyulmak gerek diyor. nereye diye soruyorum, biraz safım kabul, ‘sana’ diyor. meyra n’aber? zen?”

    yazarın notu: devam edebilir.

     
  • sulhisaygili 19:16 on 07 Dec 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    bahçeli sahaf’ın dondurucu bakışları 

    -bu maket bıcağı. bu zımpara. bu da uhu. bunlarla ikinci el kitapları elden geçiriyorum. istersen göstereyim (bakayım abi). zımparayla kitabı tıraşlıyoruz. evet. gördüğün gibi sayfa kenarları düzeldi (oha olaya bak). bu maket bıçağıyla da kitabın cildinde oluşan hasarları iyice belirliyoruz. mesela azıcık açılıyor, kitabın kapağı ucundan açılıyor. orayı azıcık daha maket bıçağı ile açıyoruz. uhu. evet uhuyla orayı, uhuyu taşırmadan, yedirerek yapıştırıyoruz. al sana birinci el gibi görünen, ikinci el kitap. fiyatı da 15 lira. bazıları o kadar iğrenç kullanıyor ki kitabı düzeltemiyorsun (ben de öyle kullanıyorum, söylesem mi?).
    -bir şeyler yapamaz mısınız?
    -bu kitabın orjinali 25-30 lira.
    -26 lira, %20 indirimle 21 liraya falan alınabiliyor.
    -heh bak, olmaz yani. zaten günde 10-15 tane satılan kitap değil, bulduğuna şükretmelisin (kime?).
    -yani olmaz diyorsun.
    -olmaz demiyorum, izah ediyorum (yaraladın beni hain!)
    -alıyorum, felsefe kitapları var mı?
    -aşağıda ayrı bir reyon var, bakabilirsin (reyon mu? praktiker’deki gibi yani, yüzü tıraşlı orta yaşlı abilerin alış-veriş arabasıyla gezindiği yer. söylesem mi bunu da? hahaha).
    -tamam ben bunu alıyorum, onlara da sonra bakarım.
    -al bu da ayraç, üzerinde adresimiz falan var. telefon numaramız da var. istediğin bir şey olursa ararsın (beraber takılalım mı? sakalın olmasa takılırdık neden olmasın?)
    -iyi günler.

     
  • sulhisaygili 14:01 on 08 Nov 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Durumum Cidden Çok Komik 2 

    ya demin kıvrandım durdum, asdfasdf, kıvrandım durdum da sonuç olarak bir şey anlatmadım. çünkü anlatacak kötü kadar durumda değilim, büyük ihtimalle durumum daha da kötülüeşirse, -gülmekten ölürsem-, o zaman bir şeyler çıkacak ortaya. ama şimdilik bir semptom yakaladım, onun üzerine konuşmalar yapmak benim en doğal hakkım. kimse beni “bize ne senden” diye durdurmaya kalkamaz.

    bir şeylere temas ediyoruz, işte bunun adı acı, utanç, progresif karışık kaset olabilir, fakat temas ettiğimiz şeyler tarafından başkalarınca konuşulmuyoruz. işte, sikenimiz yok afedersin. ciddi anlamda bize ilişen, kavga gürültü çıkartan, bizi süründüren insanlar yok; ya zararsızız ya da üst düzey psikopatlarız. zararsız olduğumuzu düşünmek şu an için saçma, çok can yakmış olabiliriz afsjafsad. bazen bakıyorum, kimse kimseye giydirmiyor, herkes çıplak dolaşıyor. işte, kavgasız gürültüsüz sıkıcı bir hayatımız var, yahu kimseye karışmıyoruz sanırım, sevgi kelebekleri gibi insanlarız. mesela bana çevremde “umursamaz” yaftasını yapıştırdılar, ya lütfen ben bundan rahatsız olmaya başladım, gittim birkaçının sorunlarıyla yakından ilgilendim. sonra bana yalaka piç, yalnız kaldın ondan geldin değil mi falan dediler. tabii öyle demeleri gayet normal asfdkafda.

    kavga isteği/eksikliği gerçekten büyük sorun. bazen çetrefilli bir rakip istiyorsun, -yahu arkamdan konuşan leş bir karı bile olabilir, ona da razıyım- ona giydirmek, ağzını kırmak, düşüncelerini harap etmek, rezil rüsva etmek istiyorsun. çünkü bu pasif durum insanı sinirli yapıyor. asabiyet başlıyor, asabiyet geldiğinde tüm sıkıntılar gitmiş olmalı. lütfen.

    durumum daha da komik bir hal alınca sizleri haberdar edeceğim. şimdilik arayışlarımı sürdürüyorum, yakın zamanda size şu geyiği yapabilirim “aga goa’ya gideceksin, takılacaksın işte”. o geyiği yapmadan önce iyice saçmalamak isteyebilirim asfdjaf, o geyik yapılmasın lütfen.

     
  • sulhisaygili 13:49 on 08 Nov 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Durumum Cidden Çok Komik 

    ya bi de bu var di mi? insan kendi durumuna komik diyebiliyor. asdfasd. komiğim komik. yazı efekti olarak komik değil, içerden bi yerden komik hakkaten. geçen çocuklarla konuşuyoruz “ya acınacak durumdasın, şu haline bak, yemek ye bari, yemek yemek önemli bir mesele, yemek yemeyen erkekleri kadınlar sevmez” dediler. rock müzisyenlerindeki anoreksiyaya dikkat çektim, en beğenilen erkekler onlar dedim. kendimi savundum, da savunasım yoktu. yemek yedim.

    çevremdeki insan populasyonu dengeye ulaştı. biyolojide populasyon dengesi var, biliyoruz, işte dengeye ulaşan populasyonda doğumlar ve ölümler dengeli olur, yiyecek sıkıntısı olmaz. benim çevremdeki insanlar da dengeye ulaşmışlar, takdir ediyorum, ya şeyi anlatmaya çalışıyorum, sıkıştım kaldım lan. bak bir yere gidemiyorum, kimseye gidemiyorum, fakülteyi bırakmayı düşündüm, böyle yeni çevre yapmak için, sıkılırsam orayı da bırakırım diye düşünüyordum ki, bu gereksiz bir döngü olur diye sinirlendim.

    durumum şöyle komik. yine arayışa geçtim. bu bence kötü bir süreç. bu arayış hiç iyi değil, tüketmişim demek ki her şeyi. bak o kadar tüketiyorsun, üretim adına sıfırsın. bu arayışların hepsi bundan. kafam çok karışık ya : (((( aslında çok çok karışık, ne yaptığımı bilmiyorum : ((((

    ya bunları da kimseye anlatımıyorsun ha. bu da var. düşünüyorum, böyle oturmuş birilerine “ya olm ben çok acı çekiyorum, otur beni dinle piçççç” diyemiyorum. fena bir ketumluk hasıl oldu. asfdjafsd şu an bile içine düştüğüm durumdan uzaktayım, başka yerlere çekip, sarkastiğe bağlıyorum iyice. esaslı bir iç geçiremiyorum. düz yazı yazamıyorum mesela :(((

    dur be quote da vereyim “ümit işkenceyi uzatır”. işte oluyor, tam manasıyla kendi komik durumumu anlatamıyorum, daha önce denenmiş ve kritiği yapılmış kendini ifa etme şekillerine gelemiyorum, aNgel_Of_DARKness’ın kendini ifade edişine iç geçirsem de onu küçümsemekten kendimi alamıyorum. ben kendimi ifa ettiğimde, takdir edilmeliyim, hayran olunmalıyım, şeklimi koymalıyım, alışılmışın dışına çıkmalıyım. bu zorunluluk değil, kendini açık etme’nin her türlüsünün parodisini yapmış olmamdan dolayı. ben de biliyorum “canım hiçbir şey yapmak istemiyor” demeyi ama bunu çok daha vurucu yapmayı planlamaktan, canımın sıkıldığını hep es geçiyorum. kendi can sıkıntımı bile estetiğe sarıp sarmalıyıp, bir şeye dönüştürme çabasına giriyorum. ince hastalığa tutuldum hakkaten, “entelektüel hastalığı” diye bi tabir vardı 70lerde yazılmış bir kitapta ajdfsafjad, bak o olabilir. fakat o da olamaz, o “sürekli muhaliflik durumu”nu anlatıyordu, ben muhalif değilim, asdjfsa, sanırım ben şu an kendi bulanımım tarafından konuşturuluyorum, bu konuşma da imdat çağrısı. heeee.

    bi de bayağılık olarak nitelendirilen aşırı duygusallık -duygu sömürüsü- gibi şeyler var. onlara da gelemiyorum, tam diyorum doygunluğa ulaştım, işte şimdi anlatabilirim, şimdi her şeyi açık edebilirim, dikkatimi bir şey dağıtıyor, o da “kanka boşver yaaaaaaaaa” gibi zottirik bir ifade bile olabiliyor. dikkatim kendi doygunluğumu dağıtıyor, böyle başka bir bad tribe giriyorum, o da şu “ya bu sikikler sanırım beni anlayacaklarını sanıyorlar” diyorum asdfaf. ya anlatayım da siz anlamayın istiyorum, anladığınızı geciktirin, ya da geçiştirin böyle yormayın beni, çözümleme yapmayın; sadece konuşayım ve bitsin. ben konuşayım ben zaten konuştuklarımla tedavi ederim kendimi ://// [burda anlamayabilmek’i övüyorum afdjas]

    bak bu sıkıntı patlaması en çok uzun süre biriyle takılınca oluyor, uzun süre birinin samimiyetini kazanma çabasından sonra, onun hala aynı duruşu sergilemesiyle ortak bir dil oluşturamamak gibi bir engel kendini oluşturuyor, o engeli aşabilmek, iletişimi hızlandırmak çabasına yenik düşüyorsun. tam olarak bir insana “senin ağzına sıçayım” deme samimiyetine eriştiğinizde, o insanın hala kendini sizden kaçırdığını görüyorsunuz. alınıyor, ya da o yakınlığı reddediyor, ben buna çok üzülüyorum lan : ((( vallahi, ben bu gibi engelleri aşamadığımdan çoğu insana hala “merhaba nasılsın?” diyorum. asdfjasfd. bana merhaba nasılsın diyen insanlar anormaldir, bu konuda bir çıkarım yaptım.

    bizim jenerasyonda bir hamlık var. bu benim komik durumumun da en büyük sebebi. yukarıda kendini ifa etmekte yaşadığım sıkıntının kaynağı da bu. kaldı ki ifa edemiyorsun, nasıl ifşa edeceksin? ya bakın garip garip insanlar türedi asfjdsa. bu insanları anlattığım anda, ben de çözüleceğim, açılacağım, ya cidden bu insanları anlattığım gün ben mutlu azınlığa gireceğim : ))) [bu genellemeci tavırda çok rağbet görüyor, kendini başkaları üzerinden anlatım tekniği, dünyanın genel sosyal eğilimlerinden falan kendini düze çıkarma girişimi, entelijansta çok moda olsa da benim gibi doyumsuzlar tarafından gerçekten uzaklaşmak, ‘çarpıtılmış ben analizi’ olarak ele alınıyor. ben böyle anlıyorum afdasdfa]

     
  • sulhisaygili 16:01 on 05 Nov 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Septimus’a göre “öteki” 

    septimus “anlamayabilmek” ve “insanları tasnif ediyordunuz” yazılarında, öteki hakkında bilgi edinmenin olanaksızlığını istemiştir. asjfdaf. septimus, kendi sınırlarını zorlayıp kendini aştığı anda öteki ile ilişiğinin kalmadığını, öteki’ne dair bilgi edinmenin anlamsız olduğunu ileri sürebilir. kim bu öteki? ‘ben’ hariç, her şey. [her şey dedik öğretimizde açık verdik!] öteki ile ilişkilerde, öteki’ni kendimize eş tutmanın, aynı perpektifi paylaşmanın/paylaşmaya çalışmanın-zorlamanın, bizim kibirimiz olduğunu da söylemiştir; tam mistik bir öğreti. sofistler bunu çok sevebilirdi.

    septimus devam ediyor; öteki’ni kuşattığımız anda, dünyanın sonu gelecek. objet petit a bahsini buraya taşıyabiliriz, hiçbir zaman ulaşamadığımız haz nesnesinden beslenen doyumsuzluğumuz, eğer o nesneye ulaşırsa doyumsuzluk biter. septimus’un öteki’si objet petit a mıdır?

    öteki’yi anlamamak/anlamak istememek gibi tavır koymanın, doyumsuzluğu ertelemek olduğunu söyleyeyim ben de. ama o doyumsuzluğun yok olmadığının da bilincinde olalım, lütfen.

    septimus anlamış, o konu güzel, biz de “biz de seni anladık” diyoruz, karşılıklı restleşmeden doğan iki ayrı kutupta, anlaşarak ayrışmak işlemine tabii tutuyoruz kendimizi. oysa, hepimiz birbirimizi anladık, septimus’un istediği yine olmadı. anlamış olmayı erteleyemiyorum ne yazık ki, anlamış olduğumu anlatmayı da erteleyemiyorum, bu paylaşıma dur dediğim anda ben’i ifade edemiyorum; öteki’nden kurtulmaya çalışırken, ben’den uzaklaşıyorum. zen miydi neydi bu ya? bunu sevmedim bak şimdi, kendime bozuk atayım asfdafjsa.

    cumabey de anlamış, o da kendini açık etmiş, etmek zorundaydı, yoksa septimus’un istediği olacaktı, afasjfsjafa, izin vermedi cuma.

    benim derdim öteki’nin dünyası, kendi dünyamda her şeyi hallettim, ben varım artık, öteki’nin de var olması için ben tarafından algılanması, şekillendirilmesi, anlamdırılması gerekiyor; ben bunu yapmadığım anda bir bayram sabahı neşeyle kalkmayacağım yatağımdan.

    insanlar tasnif edilecek ve de anlaşılacak, farklı bakış açıları olsa da, farklı yerden doğrular getirseler de, benim onayıma ihtiyaçları var, ben onları onaylamadığım anda oyun başa saracak, onaylanmamış olan öteki’yle onaylanmamış ben çatışacak, -her daim olduğu gibi- hepimiz garip bir şekilde öleceğiz.

    asfdjafja son cümleyi bağlayamadım.

     
  • sulhisaygili 13:20 on 02 Nov 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: çocuk dini, çocuk sevgisi, , doxa, neden bebek yapmalıyız, varlık felsefesi, yobazlar   

    doxa* 

    “kadın aldatınca başka, erkek aldatınca başka bu toplumda!”. her yerde duyduğumuz söylem. içeriği ne anlatmaya çalışıyor? ne anlatmaya çalışıyor bilmek istiyor musunuz? hayır ben bunun üzerine düşünmeyeceğim, düşünenlerin de kurşuna dizilmesi gerektiğini savunuyorum. bu söylem artık kadını korumak amaçlı değil, aldatmayı erkek üzerinden meşrulaştırma çabasıdır: “sen de aldatıyon ama”. kadın da erkek de aldatamaz, öyle bi ayrıcalık kimseye verilmedi akıllı olun. erkeğe pozitif tutum sergileniyor biz kadınlar olarak buna karşı çıkıyoruz, buna eyvellahımız olmaz, en gerici tavrımızı buna koyarız. akıllı olun lan, ne dediğinizin farkında mısınız siz? aldatmayacaksın arkadaşım, bu konuda sizi herhangi bir hümanizma ile savunmayacağız, entelektüalizmi bunun için eğip bükmeyeceğiz, kadınlara da erkeklere de “aldatır abi” gibi nötr tavır sergilemeyeceğiz. sulhi bu söylemde ıskaladığın bir şey yok mu diye sakalınızı okşamayın, bu söylem yanlıştır, en son söylenecek şeydir, kadının ve erkeğin toplumsal rol dağılımını tartışabileceğimiz en son ve salak örnektir.

    bu söylem şuna benziyor “senin anan bacın yok mu?”. e var, nedir yani?

    kadınların toplumdaki yeri:
    asdfjafjd. evet bu yeri size anlatıyorum. kadın doğurgan olduğuna göre, evcilleştirilmesi gereken canlıdır. kadının evcilleştirilmesi, sevgi ile olur. zorbalıkla kadınları evcilleştirmeyiniz. ha derseniz ki, nasıl bir sevgi bu? bu sevgi: aşk değil, vurgun yeme değil, seksüel paylaşım değil bizzat bunların dışında “üretim”dir. nedir bu üretim? bu üretim, doğurmaktır. yeni bir birey dünyaya getirmenin sevgisidir. nihai amaç, yönelim, sonuç, çocuktur. bunun üzerine tartışılamaz. bu üretim, siyaseten doğru değil, doğasına uygun olarak doğrudur. o halde kadınları evcilleştirmek zorundayız, afsdjfas, onlar kendileri de evcilleşmek zorundalar. biz binaları, gökdelenleri, okulları, hastaneleri aşk sevgi seks için mi diktik sanıyorsunuz? bunca sanatsal birikim birtakım insanların estetik algısından mı türedi sanıyorsunuz? parklara bahçelere yaşlıları iyi hissettirmek için mi önem verdik sanıyorsunuz? her şey gelecek nesiller için, biz geçip gidiciyiz, afedersiniz. sanıyor musunuz ki bunca felsefe, bilim, teknik, national geografic “biz neden varız?” diye ilerletildi, yahu varlığın sırrına ulaşmak için yaptıklarımız az biraz beyin cimnastiğinden ibaret; tek yaptığımız gelecek nesillere esenlikli bir dünya bırakmak. sen manyak çevreci, dünyanın geleceği için kendini ateşe atarken seni itekleyen “dünya sevgisi miydi? -beat ibneler-” değildi, neydi? lan çocuk be çocuk sevgisiydi. efendim işte aşkı bulacağım ben, nereye buluyorsun? hmm? bulduğunda yapacağın ilk iş ne olacak? mutlu olacağım ehehe. salak. yapacağın en önemli iş, o aşkın meyvesi; çocuk. pırıl pırıl, delikanlı, metallicahacı bir çocuk, megadeth de dinleyebilir, bakarsın leonard cohen dinler. bunlar olur.

    kadının yeri, kocasının yanı değil, çocuğunun yanıdır; kocanın yeri pavyon, şirket değil, çocuğunun yanıdır. mutluluk “şu anda çok iyi hissediyorum” değil, “çocuğum şu anda çok iyi hissediyor”dur. asdfjasfdsadfafdasfdjasf.

    bazen geliyorsunuz bir takım doxalarla, ya aşkı arıyorum, aydınlanmak istiyorum, ya işte varlığımı arıyorum, ya işte ben çok sıradışı yaşamanın yollarını arıyorum, eyvellah, hepiniz haklısınız. nihai amacınız nedir puştlar? nedir ha? çocuk. ya ben bu dünyaya çocuk getirmem ühühühü, o zaman sen de git, pis. sen neden gitmiyorsun başkalarının gelmemesi gereken dünyadan? kalırsın öyle, marjinal salak.

    ya şu çocuk işine girelim, yaş geçmeden. bak bu iş çok mühim, ölmeden önce yapılması gereken listesinde zirve. yapmadan ölmeyelim, yaparsak da en güzelini yapmaya gayret edelim, biz ne eylersek güzel eyleriz sanırım.

    *

     
  • sulhisaygili 14:20 on 31 Oct 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: a1 testi çok kolay oluyor, kimya, kimyasal denklemler   

    Bu Blogda Yapılmasında Sakınca Olmayan Hareketler 

    HOHOHOHOHOHO.

    2H⁺ + OH¯ ⇨ H₂O [bu denklem başlat/çalıştır/charmap sayesinde yazıldı, teşekkür ediyorum, sanırım bilgisayar başında soru hazırlayan dershane hocalarının sırrını çözdük, şimdi Kimyasal Denklemler A1 testini gönül rahatlığıyla çözebilirsiniz, A1 testi çok kolay oluyor.]

    bu hareketler nelerdir:
    1. saçmalayabilirsiniz. lütfen.
    2. bu kural gibi bir şey, HERKES İLK SEVGİLİSİNİ ANLATMAK ZORUNDAdır. ben anlatmam diyen yanlış yoldadır. anlatmak zorundasınız bana ne.
    3. paranızı bizle paylaşabilirsiniz.
    4. evinizi bize açabilirsiniz.
    5. kucağınızı bize açabilirsiniz.
    6. KOMÜNİZM’i bizle yaşayabilirsiniz. pratik yapabiliriz. burda bir otonom, bir komün, bir kolektif oluşturabiliriz. hiç şeyapmayın “ütopya olm” diye, ben eczacıyım gerekli para desteğini sağlarım asdfjadfja. yok lan daha değilim. olunca yapıcam birtakım komünler.

    ya yazıyı yazmaya başlamadan önce türlü fikirlerim vardı, hepsini unuttum. garip oldu. ama sonra yorumlarda ekler yapabilirim, afiyetle yeriz.

     
  • sulhisaygili 15:35 on 30 Oct 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: okul   

    Sulhi’nin okul yaşamı 

    evet bunu size anlatayım. merak etmiş olun, ben de öyle söze gireyim. mesela “n’aber?” diyorsunuz, ben de “okul falan” diyorum ya. şimdi okul falan’ı açıklayalım.

    OKUL FALAN:
    sabah 7.30’ta evden çıkıyorum. bim’den alınmış kerem peynirini ekmeğime sürüyorum. sonra reçel artı yağ sürülmüş ekmek, son olarak da yağ artı bal sürülmüş ekmek yiyorum. çayımı yudumluyorum. sigarayı yakıyorum. siyah kazağımı, levi’s pantolonumu giyiyorum. converse ayakkabılarımı dışarda giyiyorum, kapıyı çekip çıkıyorum. durağa gidiyorum. ayakta 66, oturan 34 yazan otobüse biniyorum. ayakta gidiyorum. parfüm icat edilmemiş daha. and nothing else matters.

    kadıköy’e indiğimde ikinci sigaramı yakıyorum, çünkü genelde 10 dakika oluyor vapurun kalkmasına. LD’yi içiyorum. sonra güzel kokulu bir bayanın yanına oturuyorum, e senin ağzın sigara kokuyo diyeceksiniz, hayır kokmuyor, sakız icat edilmiş. kitap açıyorum, okuyorum. 20 dk öyle geçiyor. karaköy’de iniyorum. tramvaya yetiştiğimde mutlu oluyorum. işte hayat yeni başlıyor.

    saat olmuş 9. laboratuara giriyorum. mikroskobu falan siliyorum. asdfjasjfda. o gün ki deneyleri bir güzel yapıyorum. çay demliyorum bildiğin ama, hocalar ona infüzyon diyor. ekstraksiyon yapıyorum, nane limon aslında. alkol seyreltiyorum, bildiğin rakı. şişeliyorum, etiketliyorum, laboratuar önlüğümü çıkarıyorum. bi hüzün kaplıyor ortalığı. saat 11buçuk falan gibi labtan çıkıyorum. yemekhaneye gideceğim, bir kaç arkadaş arıyorum. zengin olmayanlarından. yemeğimizi yiyoruz, bir kaç muhabbet oluyor, onlar da ders muhabbeti. 2’de ders var, saat daha 12’yi az biraz geçiyor.

    bir yerde oturalım diyoruz. sonra bi anda tek başıma bırakıldığımı farkediyorum afdsjasd. herkes okulun kantininde oturmak yanlısı. kantinde çay 40 krş. evet kantine gidelim diyorum fakirce. gidiyoruz işte, çayı alıyorum, dışarı çıkıyorum. karnı doymuş biri olarak sigaramı yakabilirim. bir kaç kişi geliyor, konuşuyoruz. herkes sıkılmış birbirinden ki konuşurken uyukluyorlar nerdeyse. saat bir türlü 2 olmuyor. derse girmek mecburiyeti var, yoklama alıyorlar, quiz yapıyorlar, bilmediğimiz yerden soruyorlar.

    derslere giriyoruz. sonra eve dönüyorum. eve dönmezsem de bir istiklal yaptığım, bir sinema yaptığım oluyor, bir kafe yaptığımız, bir bira yaptığımız da oluyor. ama eskisi kadar olmuyor, eskisi kadar yapmıyoruz bir şeyler. nothing matters no one else.

    bazen diyorum, bu kitaplar, filmler, müzikler, konserler, sinemalar, paneller, toplantılar aydınlanmak, şuurlanmak için değil, can sıkıntısını gidermek için meşgale. ya işte öyle. yoksa benim işim olmazdı bu tür şeylerle, yanlış bölüme düştüm, badakhaneye düştüm, üzülüyorum.

    denizleri aş da gel kurbanın olam/kurtar beni buralardan ne olur.

     
    • cumabey 12:39 on 31 Eki 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      “karşısındakine ulaşmayı temel alan bir etkinliğin bu denli kendine dönük hale gelmesinde bir ironi yatıyor sanırım. daha ironik olanı, sürekli kendini anlatma merakında olan ve sayıları her gün çoğalan insanların, karşılarında sürekli onları merak eden ve sayıları artan insanlar bulacaklarını varsaymaları. ama öyle olmuyor.” diyor cem akaş.

      ne diyorsun abi? : ))

      • sulhisaygili 13:27 on 31 Eki 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

        cem akaş doğru okumuş yazıyı. dinleyici sayımız düşüyor. anlatan sayısı da düşüyor, hani bir yerde ona da razı geliyorsun, anlatsın, bir şeyler paylaşsın diyorsun. fakat o da olmuyor, pek dışa dönük değiller :)) oysa herkes onları dinlesin isterken, dışa dönük olduklarını kanıtlama yarışındaydılar; kulaklar onlara çevrilince susmayı tercih ediyorlar, edecekler de. peki buna ne diyorsun? önce cilveleşmeler sonra naz yapmalar, bu hep böyle mi oluyor? asdfjasjfa

      • Oscar Wilderness 14:05 on 31 Eki 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

        sulhi’nin anlattığı da cem akaş’ın savının parodisi gibi sanki. aynısının değişiği. şair burda bayrağa seslenmiş; ”bizimkisi de böyle bir hayat, iyisiyle kötüsüyle ama anlatınca komik olmuyor : ))” demiş. yediği içtiği bizim olan, pablik olan blog yazarlarına göz kırpmış.

    • cumabey 14:37 on 31 Eki 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      cem akaş’ın bahsi geçen yazısı şurda: http://www.meseledergi.com/content.php?cid=27&id=2

      kendinden bahsetme şeysine “ben edebiyatı” diyor, akaş. bunu da bireysellik ile genişletilmiş verili bir pozisyona referanslı olarak dile getiriyor. yani bu söyledikleri bireysel algı ve tecrübelerden damıtılmış dünya tasavvuruna nirengili olarak -karşı- bir pozisyona oturuyor. fenomenolojiye kadar dahi gidebiliriz sanırım burdan akaş’a karşı pozisyon almak için. ama onun yerine bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bu saatte, tam da elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken bir mum yakıp bizim kutsal kitap: kara kitap’a baktım. sdfkljsldfkjsdflsdf bir kaç pasaj alıntılayayım da kafalarımız iyice bir güzelleşsin.

      “okuyucu, ey okuyucu, aynı damın ve bacanın altındaki akraba kızdan bahsettiğimi anlayan okuyucu: bunu okurken kendini benim yerime koy da işaretlerime dikkat et; çünkü kendimden bahsettiğimde biliyorum senden sözettiğimi ve senin hikayeni anlattığımda sen de biliyorsun kendi anılarımı dile getirdiğimi.”

      cizıs crayst…devam edelim şu kutsal metinlerden:

      “yaldızlı çerçeveli büyük bir aynanın soğuktan ya da başka bir nedenden önce çatlayıp, sonra gözlerinin önünde tuzla buz olduğunu görmüş ve camı aynaya çeviren eczaya türkçe’de sır denmesinin bir rastlantı olamayacağını o an anlamıştın. bu ilham anını bir köşe yazısında anlattıktan sonra demiştin ki: okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki sırrı bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar.”

      : )) oscar kardeşim bu alıntı da bloglar için gelsin; özeleştiri babında:

      “kaç yıl önceydi, seninle ben, hayatta sık sık karşılaşacağımız şu sihirli oyunu şaşkınlıkla ilk keşfettiğimizde? bir bayram arefesinde, annelerimiz bizi bir elbisecinin çocuk bölümüne götürdüğünde (o mutlu, güzel zamanlarda ‘reyon’larımız kadın ve erkek diye ayrılmamıştı daha), en sıkıcı din dersinden de daha sıkıcı dükkanın yarı karanlık bir köşesinde karşı karşıya duran iki boy aynasının arasına rastlantıyla girdiğimizde, görüntülerimizin küçülerek, küçülerek birbirlerinin içine girerek nasıl çoğaldıklarını görmüştük.”

  • sulhisaygili 14:55 on 30 Oct 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: ümraniye   

    ümraniye için seyahatname 

    piknik alanları:
    taşdelen piknik alanı hakkında ansiklopedik bilgi: arabayla giriş ücreti 20 liradır. mangal için kömür alabileceğiniz, şiş alabileceğiniz yerler mevcuttur. alan geniştir. arabanızın müzik sistemi sosyal sınıfınızı gösterir. ailecek gittiğinizde, güzel kadın akrabalarınıza voleybol oynatmaktan sakınınız. üstleri başları açılabiliyor. popoları kirlenince, tozları silkelerken bundan tahrik olabilen insanlar vardır. etrafta bir hayli rengarenk giyinmiş kapalı, endüstriyel toplumun yarattığı kadınlar vardır. aile erkeklerini -arabası, düzgün giyimi olanları- koruyunuz.
    park alanları:
    parklar genelde kocaman tabelalar ile tanımlanır. “eskilerden bir acayip osmanlı adamı parkı” meşhurdur. ümraniye belediyesi parklara sportif faaliyetler için birtakım aletler koymuştur. yazın akşam saatleri mahallenin işleyerek pas tutan kadınları burda spor yapar. genç ve ergenler de sevgilileri ile parkta belirir. parkta uzun uzun konuşurlar, düşülmesi gereken not, parkta kesinkes dudak dudağa öpüşmezler. çünkü konuşacakları, tartışacakları çok şey vardır. kız teknik lisede okuyabilir, oğlan da liseden terk, çakısı olabilen biri olabilir. oğlanın bakışlarında öfke vardır, kime öfkesi? kızın yüzünde asilik vardır. bir parkta bir oğlanla oturmak, özgürlüktür, ahlaki bir takım dayatmalara karşı gelmektir, haklı bir gurur taşımaktır.
    ticaret yaşamı:
    ticaret belge üzerinde yapılmaz. kağıt israfı yoktur. karşılıklı güven her şeyi halleder. ticarethane sahibi alçakgönüllü, mütevazı ve canayakındır. çocukları eğitim öğretim sistemine alternatif bir takım kolejlerde okuyabilir. ticarethane sahibi, kot pantolon artı çizgili gömlek giyebilir. ayağında da spor ayakkabı olabilir. ya da takım elbisesi vardır, takım üzerinde emanet gibi durabilir. işlerini “inşallah” ile halledebilir. “maşallah” ise takdir biçimidir. “hayırlı olsun” ise helal mal satmanın rahatlığıdır.
    okullar:
    kalabalık ve devriktir. isyan doludur. devrimciler ya da ülkücüler tarafından yönetilmektedir. öğretmenler dayak yiyebilir. öğretmenlerin okulun hemen çevresinde ticarethanesi olabilir. öğrenciler, zeki olanları ve diğerleri olarak ikiye ayrılır. orta zekalılardan bir bok olmaz, zekasızlar ise baş belasıdır. zekiler ise 2 yıllık bir bölüm kazanarak ailelerini sevince boğabilirler. sefalet ve sefalet terminolojisi nam salmıştır. öğrenciler, sanıldığının aksine fakirlikten okumamazlık etmiyorlardır, zekaları eksiktir. yetersiz beslenme, yetersiz giyinme, yetersiz sosyal altyapı, iletişimsizlik gibi faktörler öğrencileri nefrete, şiddete, bıçaklamaya, kız kavgalarına, disiplin kurullarına düşürüyordur. benim hiç disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı. aaaa.
    aile yapısı:
    aile yapısı pek karmaşık değildir. babalar oğulları ve kızları ile muhattap olmaz. anneler ise candır. babalar her daim yoğun, yorgun, dertli ve orospu çocuğudur. anneler ise şefkatli, “al harçlık yaparsın” insanıdır. anneler çok üzgün ve çocuğunun istikbali için kan kusacak kadar direngendir. fakat ümraniye babaları? gamsızlar ordusu. “sanayiye veririm” lafı, şaka unsuru değil, bizzat gerçektir, bu konuda prim verilmez. babalar, yanlış adamlardır; bir berberde “şu karıyı çatır çatır” diye sözegirebilir, sizi dumura uğratabilecek rahatlığı sergileyebilirler. ha ümraniye’de androjinler yok mudur? yoktur. erkeklik ümraniye’de eşeğin mına su kaçırmaktır.
    sinemalar ve tiyatrolar:
    haldun alağaş sahnesi vardır tiyatro olarak. ümraniye carrefour ile sinema salonu kurulmuştur. allah razı olsun. prenses sineması vardı, hala var mıdır bilmiyorum. ümraniye’de bir kere film izledim, bu konuda bilgilendiremeyeceğim.

    aman ya.

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç